Site içi arama : | Ana Sayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle | Hızlı Erişim :

(Görme Özürlüler İçin)
ÜYE GİRİŞİ

Kullanıcı Adı:
Şifre:
 
  Şifremi Unuttum!

Yazı Boyutu Büyüklüğü:
A-|A=|A+


E-Bülten Aboneliği

E-posta Adresiniz:

Arkadaşınla Paylaş

İsminiz:

E-posta Adresiniz:

Arkadaşınızın E-posta Adresi:

Kurucu Başkanımız Sayın Gültekin YAZGAN`ı 29.01.2012 Pazar Günü Kaybettik. Acımız Büyüktür;
Başımız Sağolsun.

 
Bağışlarınız İçin Banka Hesap Numaralarımız
 
Harita İçin Tıklayınız

Nazar Boncuğu - Ayşegül YEDİGÖZ


          Rıfat Dede yaşının atmış beşinci yılındaydı. Ama son altı, yedi senedir hayat onu öyle yıpratmıştı ki... Yaşadığının iki. üç katı hissediyordu artık kendini. Onun bu çaresizliği ve bu mutsuzluğu sekiz yaşındaki torunu Nazar"ın doğuştan beri hiç göremiyor olması ve dünyanın neresine giderse gitsin görmesinin mümkün olmamasıydı.
          Oysa torununa bu ismi vermesinin nedeni nazar boncuğuna benzettiği gözleri ve o gözlere nazar değmesini istememesiydi.
          Yaşlı adam yaşadığı her dakikayı kendi için haram görüyordu artık. Canından çok sevdiği biricik torunu görmezken kendinin görmesi, o bir yere gidemezken kendinin gitmesinin ne önemi vardı ki? Herkes Nazar"ın hayata tutunması için elinden geleni yapıyordu. Çünkü kolay değildi aydınlık bir dünyayı karanlık görmek.
          Artık Nazar'ın okul çağı da gelmişti, annesi ve babası onu okula gönderip göndermemek konusunda çok endişeli ve kararsızdı. Ama şimdi daha önemli bir konu vardı ki o da nazar'ın bütün çocuklar gibi oyun oynamaması, arkadaş edinmeyi hiç istememesi, kendi yaşındaki çocukların oynamaya bayıldığı bebekleri parçalayıp atmasıydı. Çünkü onun istediği bebeklerin rengi, renklerinin neye benzediğini görebilmekti. Sarılıp uyuduğu annesini, ona hep masallar anlatan babasının gözlerini, dedesinin kar beyazı saçlarını bir kerecik görebilmekti.
          Nazar on yaşına kadar okula gitmedi. Artık biraz daha büyüdüğü için yaşadıklarının daha çok farkındaydı. Ama bu durum hiçbir zaman hislerine tercüman olamıyordu. Ne okula gitmek, ne bir öğretmeni, ne de arkadaşları olsun istiyordu. Hiçbir zaman da isteyeceğini sanmıyordu. Nazar’ın böyle yaşamasına ne annesinin, ne babasının ne de dedesinin gönlü razı değildi.
          Yaşlı adam artık Nazar’ın bütün çocuklar gibi yaşaması için bir şeyler yapmaya karar verdi. Çünkü yaşamak çok değerliydi ve her dakikasından ayrı bir zevk alınmalıydı. Rıfat Dede çok sevdiği kuşunu bir gün Nazar"ın odasına getirdi. Nazar daha önce kuşun sesini hep uzaktan duymuştu. Daha önce hiçbir kuşa bu kadar yakın olmamıştı. O yüzden kuşun sesini duymasıyla çığlık atması bir oldu.
          Rıfat Dede elindeki kafesi masanın üzerine bırakarak Nazar'ın yanına giderek saçlarını okşadı ve onu sakinleştirmeye çalıştı. Nazar'ın biraz daha sakinleşmesiyle Rıfat Dede kafesteki minicik kuşu ellerinin arasına alarak tekrar Nazar'ın yanına oturdu. Ve ona şöyle dedi "bak benim tatlı kızım bu kuşun gözleri de, ayakları da, minicik belki oda bu kafesten çıkıp gitmek istiyor ama öyle bir şansı yok. Belki bir arkadaş istiyor ama bizden başka arkadaşı yok" dedi. " belki de senden tüylerinin okşanmasını istiyor" diye ekledi.
          Nazar biraz düşündü ama kuşun tüylerini okşamaya cesaret edemedi çünkü ondan korkuyordu.
          Oysa bir dokunsa onu geri bırakmak istemezdi.
          Rıfat Dede artık kuşunu Nazar'ın odasında bırakmak istiyordu ama nazar bunu istemedi. Birkaç gün sonra Rıfat Dede Nazar'a flüt, piyano, gitar gibi aletler aldı. Canı sıkıldığında onlarla biraz oyalanırsa kendini iyi hissedeceğini düşündü. Ama nazar flütü birkaç kez üfledikten sonra diğer aletlerle ilgilenmedi bile. Bu durum Rıfat Dede’yi çok üzmüştü.
          İlk başlarda nazar Rıfat Dede’nin kuşunun sesinden nefret etse de zamanla alıştı. Artık her gün kuşun sesini duymak istiyordu.
          Bir gün dedesinin yanına gitmek isterken eli yanlışlıkla piyanonun tuşuna çarptı. Çıkan bu ses biranda dikkatini çekti ve çok hoşuna gitti. Elini diğer tuşların üzerinde de gezdirdi, piyanonun sesini duyar duymaz içeri gelen annesi, babası ve dedesinin yüzünde bir gülümseme belirdi. Hem de çok büyük bir gülümsemeydi bu.
          Nazar gün geçtikçe bir iki nota daha fazla çalmaya başladı. Rastgele bastığı tuşlarda zamanla anlamlı parçalar çıkıyordu ortaya.
          Her gün duymaya alıştığı kuşun sesini bir gün duymayınca odasındaki bütün müzik aletleri ile o sesi çıkarmaya çalıştı.
          Gelişen bu olaylara karşı oluşan bir olumsuzluk da nazarın hala okula gitmek istememesiydi.
          Rıfat Dede bir gün nazarı ikna etti ve deniz kenarına doğru yürümeye başladılar, deniz kenarında bir süre durup denizin sesini dinlediler. Denizin hafif meltem etkisiyle dalgaların kıyıya vurması Nazar'ın derin düşüncelere dalmasına neden oldu. Sanki denizle konuşuyor ve ona içini döküyordu. Bir an denizin derin sularında ellerini gezdirmek istedi. Rıfat Dedesiyle birlikte bir kayığa binip denizle biraz daha baş başa kalmak istediler. Bu sırada Rıfat Dede elindeki simitlerden birini Nazar'a uzattıktan sonra küçük küçük parçalar koparıp denize atmasını söyledi. Aynı şeyi kendi de yaptı. Nazar'ın simit parçalarını denize atmasıyla martıların çığlıklarının yükselmesi bir oldu, bu tatlı çığlıklar Nazar'ın yüzünde bir tebessüm bırakacak kadar güzeldi. Martıların sesi yükseldikçe Nazar'ın denize simit atma isteği o denli arttı.
          Rıfat Dede o sırada "başkalarının karnını doyurma ne güzel değil mi?" dedi. "Ama bunu yapa bilmen için kendi ekmeğini kendin kazanmalısın. Bunu yapa bilmen için de okuman gerek." Dedi.
          Havanın soğumasıyla birlikte eve döndüler ama buraya sık sık gelmek şartıyla. Eve döndüklerinde her ikisi de çok mutluydu. Nazar ilk defa odasına kendi başına çıkmak istedi. Hem de elinde bastonu bile olmadan, kim bilir belki de nazar hayatına yeni başlıyordu.
          Odasına çıktığında ilk yaptığı şey müzik aletleriyle duyduğu martı seslerini çıkarmaya çalışmak oldu. İlk zamanlarda bu onun için zordu ama daha sonra kolaylaştı. O sesleri çıkartmaya çalışırken dedesinin verdiği nasihatler hep aklındaydı. Çünkü o hep martıların sevinç çığlığını duymak istiyordu ve bunun için tek çare okumaktı. Bir ömür boyu bu evin içinde kalamazdı ya...
          Onun okula gitmek istediğini duyan ailesi Nazar'ın doğduğu gün gibi sevindiler.
          Nazar her konuda hayata tutunmaya çalıştı. Artık odasını kendi düzenliyor, giysilerini kendi katlayıp istediği yere koyuyordu. Nazar artık o kadar tatlı bir telaş içindeydi ki; bu tatlı telaştan görmediğini tamamen unutmuştu. Onun yapabildiği işler için görmesine ihtiyacı yoktu ki...
          Nazar görme engelliler okuluna kayıt oldu. Artık dedesinin ilaçlarındaki o kabartma yazıyı okuya bilecekti. Ne mutluydu ona ne mutluydu annesine, babasına, dedesine... Nazar okula gitmeden önce dedesi ona renkleri de anlattı. "Gece karanlık ve siyah. gündüz aydınlık ve beyaz." Dedi. "Karanlıkta kalmayalım diye geceleri uyuruz. günümüz aydın olsun diye de sabahları kalkarız." Dedi. "şehitlerimizin kanıyla yıkandığı için bayrağımızın rengi de al yani kırmızıdır." Diyerek ekledi.
          Anlatılanları can kulağı ile dinledi ve hayalinde resimlerini çizdi o resimleri de umutlarıyla boyadı.
          Okul çantasının rengini bile kendi seçmek istemişti, artık o önemli gün gelmişti. Hep birlikte okula gittiler. Dedesi Nazar'ı sınıfına her zamanki gibi nasihatlerle uğurladı, "Bu günü hiç unutma kızım bu gün hayatının en kutlu günü hayatının diğer kutlu günü de meslek sahibi olduğun gündür." Dedi.
          Nazar dedesinin nasihatlerini hayatı boyunca unutmayacaktı.
          Okulun ilk günlerinde okulunu ve arkadaşlarını sevmemişti. Daha sonra gün geçtikçe okuluna ve arkadaşlarına ısındı.
          Kısa sürede Braille yazıyı okuyup yazıyordu artık.
          Sınıfının, öğretmeninin, yazdığı yazının, yağmurun, otobüsün sesini duyduğu her sesi evdeki müzik aletleriyle çıkarmaya çalışıyor kendi bestesini kendi yapıyor bunda da başarılıydı.
          Günler ayları, aylar yıllan kovalıyor nazar derslerinde çok başarılı bir öğrenciydi. Artık ilköğretimi bitirip liseye başlayacaktı. O sırada hastalandı. Uzun bir süre hastanede yattı. Yapılan tetkikler sonucu uzun tedavi sonucu uzun tedavi gerektiren bir hastalığa yakalandığı anlaşıldı. Tedavi için Nazar uzun süre hastanede kaldı. Bu süre içinde dedesiyle görüşemedi. Büyük çabalar sonunda iğleşmişti.
          Nazar hastanede yatarken dedesi yaşamını yitirmişti. Annesine ve babasına dedesini sorduğunda cevap alamamıştı.
          Şimdi aradan bir sene geçti. Nazar hastaneden çıktığı andan beri çalması ihmal etmediği piyanosunu başındaydı yine o şarkıyı çalıyordu. Bir sene önce dedesi için bestelediği şu an kalbimin içindeki kalbin gerçek sahibi sensin.
          O bunları düşünürken taa yüreğinin derinliklerinden akıp gelen birkaç damla gözyaşı yanaklarından süzülüp piyanonun üzerine damladı. Dedesini kaybettiği günden beri neredeyse onu her gün rüyalarında görüyordu, onu her rüyasında gördüğü gün için kalkar kalkmaz o besteyi çalıp dedesine armağan ederdi. Çünkü biliyordu ki dedesi onu görüyor ve dinliyordu. Dedesinin armağan ettiği kuş hala odasındaydı, kafesin kapağını açıp kuşu avuçları arasına aldı ve okşamaya başladı. Artık onu her gün seviyordu.
          Dedesinin verdiği piyano, flüt ve gitar dedesinin adını söylüyordu adeta. İler görme engellinin çaldığı bir müzik aleti olmalıydı çünkü onlar hayatlarını bestelerle anlata bilir insanlara.
         

Ayşegül  YEDİGÖZ