|
Gözdeyle Gökhan küçük bir kasabada yaşayan aynı yaşlardaki komşu çocuklarıydı. İlk Okuldan Liseye değin aynı okulda aynı sınıfta okumuşlardı. Hemen hemen her gün okula birlikte gidip birlikte dönüyorlardı. Ödevlerini birlikte yapıyorlar, kolayca aştıkları her zaman başardıkları sınavlara birlikte hazırlanıyorlardı. Bu güne değin bir çok acıya birlikte göğüs germişler, bir çok sevinci birlikte yaşamışlardı Yaşları 15-16 ya ulaştığında, ilişkilerinde kendilerinin de ayırtına varamadıklar, çok kapsamlı ve anlamlı gelişmeler başladı. Bakışları yepyeni duygusallıkların, yüreklerinin bam teline dokunuşların nedeni oluyordu artık... Gün boyu birlikte yaşadıkları yetmiyormuş gibi, gecelerini de düşlerinde paylaşıyorlardı Doyumsuz hazların oluşturduğu duygu deryasında yüzüyor, sevgi yarışmalarında akıl almaz rekorlara imza koyuyorlardı. El ele tutuşup insanlardan uzak, ıssız sessiz yerlerde dolaşmaya bayılıyorlardı. Birbirlerine seslenişleri, kaş-göz edişleri, göz süzüşleri, öpücük gönderişleri, çocuksu anlayışlarının çok ötesinde anlamlar taşıyordu. Tazecik umutları mutluluklarını arttırıyor, geleceğe yönelik hayallerinin ufkunu alabildiğine genişletiyordu. Sözün özü, katıksız ve karşılıksız sevgileri ömür boyu sürecek tertemiz bir birlikteliğe, büyük bir aşka dönüşüyordu. Onların bu örnek ilişkileri arkadaşları, dostları, ana-babaları tarafından da saygıyla ve anlayışla karşılanıyordu Çünkü onlar bütün davranışlarını akıllıca yürütüyorlardı. Böylece çevrelerinde olağan üstü bir saygı ve güven yaratıyorlardı. Analarıyla babalarıyla arkadaştılar dosttular... Sırlarını onlara açıp onlarla paylaşabiliyorlardı. Bilinçli, kültürlü, sevecen, çağdaş ve aydın gençlerdi onlar. Günler haftaları, haftalar ayları, aylarda yılları kovaladı Sevgi seli ve duygu fırtınasıyla dolu lise yılları büyük bir aşkın eşliğinde bitivermişti. Bir anda kendilerini üniversitenin kapısında buldular. Giriş sınavlarını kazanmışlardı. Aynı üniversitenin farklı fakültelerinde okumak istiyorlardı. Gözdenin tercihi sınıf öğretmenliği, Gökhan'ın tercihi de elektrik mühendisliği idi. Ağustos sonlarıydı. Üniversiteye giriş sınavının sonuçları açıklandı. Gözde ile Gökhan son derece mutlu, bir o kadar da üzgündüler. Her ikisi de istedikleri bölümleri kazanmışlardı. Ne var ki yaşamlarında ilk kez ayrı ayrı okullarda okumak zorunda kalmışlardı. Gözde İzmir Buca Eğitim Fakültesinin sınıf öğretmenliğini, Gökhan da Erzurum Atatürk Üniversitesi Elektrik Mühendisliği bölümünü kazanmıştı. Dayanılmaz heyecanların eşliğinde üniversitelerin açılışını bekliyorlardı. Nihayet o gün de gelip çatmıştı. Her ikisi de kredi ve Yurtlar Müdürlüğüne başvurmuşlar, yurt ve kredi sorunlarını halletmişlerdi. Her iki ailenin bireyleri öncelikle Gözde ile babasını İzmir'e uğurladılar, Gözde memleketinden, anasından- babasından, arkadaşlarından ve çok sevdiği Gökhan'dan ilk kez ayrılıyordu. Babası Gözdeyi yurduna yerleştirip memleketine döndü. Bu kez de Gökhan'ı Erzurum'a yolcu ettiler. İkisi de uyumlu ve sosyal ilişkileri sağlıklı gençlerdi. O nedenle yeni çevrelerine kısa sürede uyum sağladılar. Yeni yeni arkadaşlar, dostlar edindiler. Bir birleriyle olan ilişkilerini de hemen hemen hergün cep telefonlarıyla sürdürüp kesintiye uğratmadılar. Tatillerde memleketlerine dönüp doya doya hasret gideriyorlardı. Göz açıp kapamadan aradan dört yıl geçmişti. Her ikisi de okullarını bitirip memleketlerine döndüler. Şimdi sıra bir başka uğraşa gelmişti. Eğitim durumlarına uygun iş bulup, hayata atılmak... Bu hayallerini gerçekleştirir gerçekleştirmez de yıllardır özlemle bekledikleri mutlu yuvalarını kurmak... Gözdenin işi kolaydı. Sınıf öğretmeni olarak hemen ataması yapılmıştı. Fakat atandığı yer sorunluydu. Çünkü Hakkari'nin dağ köylerinden birine atanmıştı kendi başına gidip oralarda çalışması olanaksızdı. Bu yüzden anasıyla babası da kızlarıyla birlikte atandığı köyün yolunu tuttular. Varıp köy okulunun lojmanına yerleştiler. Büyük sıkıntılar çekiyorlardı. Çünkü köylülerle dilleri, ibadetleri, yaşam tarzları tutmuyordu. Fakat büyük bir içtenliğe eşsiz bir güzelliğe tanık olmuşlardı Köylüler olağan üstü konuk severdiler. Tarifsiz bir sevgiyle bağırlarına basmışlardı onları. Böylece Gözde, anası ve babası kendi öz yurtlarında yabancılık çekmekten kurtulmuşlardı. Gökhan ise işe alım sınavlarına girip çıkmayı, kazanır kazanmaz Gözdeyle evlenip, onu eş durumundan yanına aldırmayı planlıyordu. Öncelikle işe alım sınavlarından birini kazanıp işe başlamıştı. Bu düşünü Gözdenin köyde çalıştığı bir yıl içinde gerçekleştirmişti. Adana’da bir kamu kuruluşunda elektrik mühendisi olarak çalışıyordu. Gözde bir yıldır atandığı köyde görev yapıyordu yaz gelmiş , Okullar tatil olmuştu. Tatili geçirmek üzere memleketlerine döndüler. Düğün- dernek hazırlıklarına başladılar kısa sürede bütün işleri bitirdiler. Gözde ile Gökhan'ın yıllardır süregelen özlemlerini gerçekleştirdiler. Gözdenin atamasını eş durumundan Adana'ya yaptırdılar. Her şey planladıkları gibi olmuştu. Mutluydular, gelecekten umutluydular... Evliliklerinin ikinci yılıydı. Nur topu gibi bir erkek çocukları dünyaya geldi. Adını Deniz koydular. Minik Deniz mutluluklarına mutluluk katıyor, mutlu yuvalarını sevince ve neşeye boğuyordu. Her ikisi de çalıştığı için anneleri sırayla gelip minik Deniz’e bakıyorlardı. Günler aylar hızla akıyor, Deniz büyüyüp serpiliyordu. Sevimli, tombiş bir bebek oluvermişti altı ay içinde... Günden güne o sevimli bebekte bir eksiklik gözlüyor kaygılanıyorlardı. Deniz sevdiklerinin hareketlerini izlemiyor ışığa bakmıyor, bakamıyordu. Donuk ve anlamsız bir yüz ifadesi sergiliyordu. Evet ...evet, Deniz görmüyor, göremiyordu... Sadece seslere, seslenişlere ve dokunuşlara olumlu ya da olumsuz tepkiler veriyordu. Anasının babasının bağrında onulmaz bir yangın harlamıştı. Doyumsuz mutlulukları dayanılmaz acılara dönüşmüştü. Aydınlatılması olanaksız bir karanlığa yuvarlanmışlardı. Oysa onlar minik yavruları için neler neler düşünüyorlardı. Böyle birden bire dünyalarının başlarına yıkılıvereceğini hiç düşünmemişlerdi. Bu katı gerçek karşısında metin olmaları gerektiğine inanıyorlardı. Ancak her nedense bir türlü inandıkları gibi yaşayamıyorlardı. İnandıkları gibi bakamıyorlardı olup bitenlere... İlginç bir döneme girmişleri. Yavrularını doktor doktor gezdirip çare arıyorlardı. Bütün girişimleri olumsuzlukla neticeleniyordu. Deniz doğuştan kördü. Yaşamı boyunca da kör kalacaktı. Bugün için tıbbın ona yardımcı olması olanaksızdı. Yavrularını götürdükleri doktorların hemen hepsi böyle söylüyordu. Doktorların bu acı söylemleri karşısında bağırlarına taş basıp, kabullenmesi olanaksız bu katı gerçeği kabullenmek zorunda kaldılar. Deniz’e özel durumuna uygun biçimde yardımcı olmaları gerektiğine inandılar. Yıllar yılları kovalamış, acılarla dolu altı yılı geride bırakmışlardı. Deniz’i eğitim öğretim olanaklarından yararlandırmak gerekiyordu. Sordular soruşturdular, Ankara'da özel bir okulun körlere yatılı eğitim hizmeti sunduğunu öğrendiler. Deniz’i götürüp Ankara Körler Okuluna yerleştirmeye karar verdiler. Bu kez de bambaşka bir yangın sardı yüreklerini ... Acaba yavrularından nasıl ayrılacaklardı? Bu ayrılığı o kabullenecek miydi ? Yalnız başına yapabilecek miydi yadellerde? Bunları düşündükçe annesinin göz yaşları hiç dinmiyordu. Ancak eğitim... eğitim her şeyden önemliydi. O nedenle bu dayanılmaz acıya dayanmalıyım diye düşündü annesi... Bunun üzerine biricik yavrularını elleriyle götürüp Ankara körler okuluna teslim ettiler. Hemen hemen her hafta sonu Ankara'ya kadar gelip, Deniz’i uzaktan izliyor, durumunu gözlüyorlardı. Sonra büyük bir sevinçle Adana'ya dönüyorlardı. Çünkü Deniz arkadaşlarıyla uyum sağlamıştı. Öğretmenler, bakıcı anneler onu el üstünde tutuyorlardı. Okumayı- yazmayı öğrenmişti. Neşesine diyecek yoktu. Keyfi yerindeydi. Onun bu hali yüreklerine su serpiyor, yıllardır süre gelen dayanılmaz acılarını dindiriyordu. Yıllar yılları izledi. Deniz Ankara körler Okulunu ilk ve orta bölümlerini büyük bir başarıyla bitirdi. Çok donanımlı bir genç olmuştu. Beyaz bastonuyla hemen hemen her yeri gezebiliyordu. Mükemmel bilgisayar kullanıyor, org çalıyordu, İngilizcesi de süperdir. Devlet yatılı sınavlarına girmiş, yatılı lisede okumaya hak kazanmıştı. Bu başarıları karşısında duygulanan annesi ona tam donanımlı bir diz üstü bilgisayar ve org armağan etti. Bilgisayarın yardımıyla liseyi rahatça okudu, İngilizcesini iyiden iyiye geliştirdi. Orguyla arkadaşlarını eğlendiriyordu. Okulun düzenlediği etkinliklerin tek ve vazgeçilmez öğrencisiydi. Gören arkadaşları ona yardımcı olacağına o onlara yardım ediyordu, İngilizcesi zayıf olanlar, müzik dinlemek yada öğrenmek isteyenler çevresinde fırıl fırıl dönüyorlardı. Özellikle kız arkadaşları özel ilgi gösteriyor, onu seviyorlardı... Dün annesi- babası Üniversite kapılarındaydı, bu günde oğullan hem de oğulları onlardan çok daha başarılıydı. Yüksek bir puanla Ankara Hukuk Fakültesini kazanmıştı. Orada da başarılı eğitim sürecini sürdürüyordu. Taa ki ikinci sınıfta uğradığı istenmedik kazaya dek... O sabah kalmakta olduğu yurttan erkenden ayrılmıştı deniz... Beyaz bastonunun eşliğinde okulunun yolunu tutmuştu. Gürültülü bir kaldırımda okula geç kalmamak için hızlı adımlarla ilerliyordu. Birden bire kulağında telaşlı bir ses çınladı: Aman; Aman! Yavrum, Aman delikanlı! Solda uçurum var... sağa yanaş sağa!...' Uyarıya uyup hızla sağa çekildi havada uçuyordu, birkaç saniyede yere çakıldı. Düştüğü yer yeni kazılmış dört beş metre derinliğinde bir temel kazısıydı. Uyarıda bulunan kişiyle birkaç duyarlı insan hemen yardıma koştular Kan revan içindeydi. Toza- toprağa belenmişti. Baygın haldeydi. Neye uğradığını şaşırmıştı: Nerdeyim" Nerdeyim?" diye sayıklıyordu. Tez elden ambulans çağırdılar. Üstünü başını silkelediler. Kanlarını silip temizlediler. O arada ambulans olay yerine ulaşmıştı. Denizle kazaya neden olan kişiyi alıp Ankara Numune Hastanesine götürdüler. Detaylı bir sağıltım neticesinde Denizin kalçasında kırıklar olduğu saptanmıştı. İlgili bölüme yatırıp tedaviye başladılar. Doktorlar tedavinin en az altı ay kadar sürebileceğini söylüyorlardı. Olay polise intikal etmişti. İlgili kişilerin ifadesini almak üzere polis hastaneye geldi Deniz: "Bana yardımcı olmak isteyen yardım sever bir insan hakkında şikayetçi olmam söz konusu olamaz. Ben onun ellerinden öpmek , teşekkür etmek isterim " diye ifade vermişti. Bu ifadeye tanık olan kişi onun boynuna sarıldı. Ellerini tuttu. Bu anlamlı ifade karşısında duygulanmıştı. Göz yaşları içersindeydi: " Sevgili yavrum, ne büyük bir erdem sahibisin? Ne güzel bir yüreğin var. Talihsiz bir şekilde buluştuk... ama bilmiş ol ki hep senin yanındayım. İki yavrumu üç ettim... Benim adım Ahmet yavrum emekli öğretmenim hiç merak etme tedavin süresince her gün yanındayım. Beni baban , amcan kadar yakın bil," dedi bütün içtenliyle... Olanca kuvvetini toplayan Deniz Ahmet amcasının ellerine sarıldı öpüyor öpüyor... o da duygulanmıştı, ağlıyordu. " Bundan sonra sizi en yakın dostum bileceğim. İyi niyetli bir seslenişiniz başıma bu kazayı açtı. Ama candan bir dost edindim. Seslerin, seslenişlerin görme engellilerin yaşamlarında ne büyük önem taşıdığının ayırdına vardım," dedi. Gerçekten de Ahmet’in amcası hemen her gün ziyaretine geliyor, onunla yakından ilgileniyor, gereksinimlerini karşılıyordu. Doktorların, hemşirelerin, hasta bakıcıların sevgilisiydi o... Kaza haberini alır almaz annesiyle babası Ankara'ya koşmuşlardı. Dayanılmaz bir korku çökmüştü yüreklerine... hiç ummadıkları düşünmek bile istemedikleri korkunç bir durumla karşılaşmaktan korkuyorlardı. Onu yatağında neşeli ve hayat dolu bulunca sevinç göç yaşlarına boğuldular. Ahmet Amcayla tanıştılar. Kazayı, kazanın oluşunu onunla paylaştılar. Anasıyla babası hemen Adana'ya dönmek zorundaydılar. Ahmet amca onlara"Hiç merak etmeyin. Gidin işinize gücünüze bakın. Sevgili Denizin’izi bana bırakın. Ben onun hiçbir şeyini eksik etmem. Gönül rahatlığı ile gidin, gözünüz arkada kalmasın dedi bütün içtenliği ile... Onlar da: " Deniz’imizi önce Allah'ımıza, sonrada size emanet ediyoruz Bundan sonra en yakınımızdan daha yakın bileceğiz sizi," deyip Adananın yolunu tuttular. Annesi hemen her gün telefonla Denizin halini hatırını soruyor onunla uzun uzun konuşuyordu. İyilik haberlerini almasına rağmen gözyaşlarına boğuluyor, sevincinden ağlıyor, ağladığını Denize hissettirmemeye çalışıyordu. Böyle durumlarda sesi boğuluyor, konuşmakta zorlanıyordu, bu durum denizin dikkatini çekiyor kahırlanıp üzülmesine neden oluyordu. Üzüntüsünü annesine hissettirmemek için olağan üstü caba gösteriyordu. Bunun üzerine duygu ve düşüncelerini bilgisayarında yazacağı bir mektupla annesine iletmeye karar verdi. Bilgisayarının başına geçip annesine aşağıdaki mektubu yazdı. Sevgili Anneciğim, Babamla seni ne kadar sevdiğimi, sizlere neler borçlu olduğumu, yazmama hiç gerek yok. Anneciğim, beni her gün arayıp halimi hatırımı sormana çok seviniyorum. Ancak bir şey benim dikkatimi çekiyor, üzülüp göz yaşı dökmeme neden oluyor. Anneciğim iyilik haberlerimi öğrenmene sağlık durumuma sevinmene rağmen sesinde sonsuz bir keder, buruk bir hüzün ve anlaşılması olanaksız bir pişmanlık hissediyorum... Anneciğim, sevgili anneciğim hiç üzülme. Ben uğradığım bu kazadan sonra bir kez daha doğdum. Şimdi çok daha bilgili, çok daha bilinçliyim. Günlerdir seslerin ve seslenişlerin görme engellilerin yaşamlarında nedenli önemli olduğuna dair kafa yorup araştırma yapıyorum... Canım annecim çok ama çok ilginç sonuçlara ulaştım. Bunları seninle tek tek paylaşmak istiyorum. Belki o zaman beni çok daha iyi anlayıp güveneceksin. Benim gibi görme engelli bir çocuğa sahip olduğun için pişman olup suçluluk duymayacaksın. Anneciğim canım anneciğim yıllar önceydi. O günü bu gün gibi anımsıyorum. Öğretmenimiz bizleri sınıfça sağırlar okuluna götürmüştü. Ziyaretimiz sırasında sağır ve dilsiz arkadaşlarımızla bir türlü diyalog kuramamıştık. Onların seslerden yoksun gizemli dünyalarına dalamamıştık. O nedenle onlarla arkadaşlık edememiştik. Çıkardıkları garip seslerden sergiledikleri garip davranışlardan son derece hırçın ve agresif oldukları kanısına varmıştım. O ziyaretin bana öğrettiklerini bu gün çok daha iyi anlıyor, çok daha iyi yorumluyorum. Anneciğim ne mutlu bana ki sadece görme engelliyim. Sesler, seslenişler sayesinde seni çok üzen bu engelimi rahatça aşabiliyorum. Sanki seslerle seslenişlerle yaşıyorum. Düşünsene anneciğim, hele bir düşünsene; seni, babamı, Ahmet amcamı, arkadaşlarımı, dostlarımı, doktorlarımı, hemşire ablalarımı, hastabakıcı annelerimi, öğretmenlerimi, hocalarımı seslerinden, seslenişlerinden tanıyorum Seslerinden varıyorum kişilerin kim olduğunu ayırdına... Hele orgumu düşün anneciğim, onun çıkardığı muhteşem namelerle ses dizgeleriyle coşuyor, yada hüzünleniyorum. Anneciğim hiç gördün mü parmaklarımı bilgisayarımın tuşlarında gezinirken.. Gül ablamın, ipek ablamın o ipek gibi sesleriyle seslenişleriyle verdikleri komutları...O sihirli seslerin verdiği komutla olmasa teknoloji harikası bilgisayarımı nasıl kullanırdım anneciğim? Anneciğim kolumdaki sesli saati yıllar önce liseyi başarıyla bilirdim diye sen armağan etmiştin. Küçücük düğmesine bir dokunuşta saatin kaç olduğunu öğreniyorum o günden beri... Cd lerimi düşün anneciğim, CD çalarlarımı ... ciltler dolusu ders kitaplarımı, sesli dergilerimi hep onların çıkardığı o muhteşem seslerin yardımıyla dinliyorum. Işıklı geçitlerde metro girişlerinde bizler için yerleştirilen sesli cihazlar hiç dikkatini çekti mi anneciğim? Ben o sesler sayesinde yolumu yönümü rahatça bulabiliyorum. Görme engellilerin yaşamını zorlaştıran seslerde var anneciğim. Ama emin ol anneciğim onlar bile bizlerin yaşamını kolaylaştırıyor. Çünkü onlarla karşılaşacağımızı bildiğimizde gerekli önlemleri alarak onların yaratacağı tehlikelerden kendimizi koruyoruz. Şiddetli yağan yağmur deli gibi esen fırtına, aniden yapılan fren, gürül gürül çalışan iş makinaları hep bizler için zorluklar yaratan seslerdir. Anneciğim ben bu kazadan bir ders daha çıkardım. Bundan sonra uzaktan kumanda eden hiçbir seslenişe itibar etmeyeceğim. Mutlaka olduğum yerde kalıp seslenenden yardım isteyeceğim. İşte anneciğim geçirdiğim kazadan sonra bunların fakına vardım. Yaşadığım halde bu güne değin fark etmediklerimi fark ettim. Anneciğim sana söz veriyorum bundan sonra yaşamımı ulaşmış olduğum bu bilinç doğrultusunda gerçekleştireceğim. Seni, babamı ve sevdiklerimi üzmemek için elimden geleni yapacağım. Zannetme ki anneciğim ben körüm, Değil mi ki kör olduğumun ayırdındayım, Öyleyse görüyorum anneciğim, Görüyorum Anneciğim... Değil mi ki seslere kulak veriyorum, Değil mi ki dalga geçiyorum engelimle, Kendi kendimi aşıyorum anneciğim, Kendi kendimi aşıyorum... Seslerle yaşıyorum anneciğim, Anneciğim seslerle yaşıyorum... Yavrun Deniz Açıkgöz
Celil URHAN |