Site içi arama : | Ana Sayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle | Hızlı Erişim :

(Görme Özürlüler İçin)
ÜYE GİRİŞİ

Kullanıcı Adı:
Şifre:
 
  Şifremi Unuttum!

Yazı Boyutu Büyüklüğü:
A-|A=|A+


E-Bülten Aboneliği

E-posta Adresiniz:

Arkadaşınla Paylaş

İsminiz:

E-posta Adresiniz:

Arkadaşınızın E-posta Adresi:

Kurucu Başkanımız Sayın Gültekin YAZGAN`ı 29.01.2012 Pazar Günü Kaybettik. Acımız Büyüktür;
Başımız Sağolsun.

 
Bağışlarınız İçin Banka Hesap Numaralarımız
 
Harita İçin Tıklayınız

Seslerle Gören Adam - Muhammed DALAK


          Onu her sabah, annesinin "Hadi kalk!" diyen sesi uyandırırdı. Ne bir ışık, ne bir renk olmadan sadece duyduğu kadardı hayat. Her ne olursa olsun on yedi yaşında ve sadece kulağının aşina olduğu seslerle mutlu olmayı öğrenmişti. Her sabah renksiz ama bol sesli bir güne uyanıp yine hayatına farklı bir ses boyutu katan okuluna giderdi. Kolunda çantasıyla, seslere göre adım atan ayakları onu hayatın tam içine sokar, görmediği ama duyduğu, rengini bilmediği ama hissettiği, dokunduğuyla yaşamayı öğretirdi.
          Evet on yedi yaşındaydı ve sınava girmek için hazırdı. Bunca zaman bekleyip emek verdikten sonra şimdi o emeklerin hasat zamanıydı, nasıl gideceğini, nerede oturup nasıl yapacağını bilmiyordu. Daha önce böyle bir sınava girmedi ve çok endişeleniyordu, heyecanlanmaması gerektiğini ve heyecanlandığında ise ne gibi kayıpların ortaya çıkıp onun belki de hayatına mal olacağının bilincindeydi. Üniversite sınavı onun hedeflerinin ilk aşamalarından biriydi ve tek hedefi ve hayali hukuk fakültesi okuyarak avukat olmak istiyordu. Bunu başarmak için de tüm çabalarıyla sınava hazırlanmış ve artık sınava girdiğinde heyecanı dahi kalmayıp sınavdan bir hafta öncesinde tamamıyla kendini sınava entegre edebilmişti. Sınav gününde ne kadar da heyecanı olmasa da ilk defa gireceği bir sınavın az da olsa endişesini taşıyordu. Sınav yerine gittiğinde okuyucularıyla tanışması ilk işi olmuştu ve sonuç itibariyle geleceğinin belirlenmesinde onların etkisi bir hayli fazla olacaktı. Sınava başladıklarında okuyucularının daha önce lise esnasında bir dönem ödevi araştırması yaparken kendisine kaynak konusunda yardımcı olan Ahmet Bey ve Derya Hanım olduğunu anlayınca heyecanı biraz daha gitmişti. Kısa bir sohbetten sonra sınava başladılar ve okuyucularının okuma telaffuzlarından kaynaklı bir problem yaşamadığından dolayı kendinden emin cevaplarla sınavı bitirip oradan ayrıldı.
          Artık sınav sonuçlarını bekliyor ve üniversitenin temeli olan bu sınavı atlatmıştı. Sınav sonuçlarının açıklandığı gün ise istediği bölümü kazanabileceği kadar puan elde ettiğini öğrenince adeta ondan mutlusu yoktu. Üniversite tercihini yaptı ve kabulü ardından artık bir üniversiteliydi. Bin bir zorlukla okulunu bitirdi ve en nihayetinde mutlu bir geleceğe adım attı. Eğitim hayatı boyunca birçok sorunla karşılaşmasına rağmen başarının gücünü hem kendine hem de "yapamaz" diyenlerin aklından çıkmayacak bir imzayla mühürledi.
          Hep hayalini kurduğu görmeden hissedip istediği mesleği sonunda elde etmiş ve onu da duyarak, anlayarak yaşamaya başlamıştı. İstediği avukatlığı elde etmiş, ve Ankara'da bir vakıfta mesleğini icra ediyordu. Artık destekçisi olan annesi yanında yoktu. Sabahlaraoturduğu apartmanın üst katında oturan Neriman Hanım'ın şen şakrak sesleriyle uyanıyor ve hayatını bu yönde ilerletmeye çalışıyordu. Artık annesinin "hadi kalk!" diyen sesi yok, basit bir saat alarmı vardı, her sabah el yordamıyla banyoyu bulur, şıkır şıkır ses çıkaran mermerleri takip edip lavaboyu bulurdu, yavaşça musluğu açıp yüzüne suyu ve sesini çarpardı, kıyafetlerinin sesiyle takım elbisesini giyer, hatta bazen kıyafetleriyle sohbet ederdi. Üst kattan Neriman Hanım'ın sesi yükselir, " Kahvaltı hazır hadi gel!" derdi. Tüm sabah kahvaltıları evinin sessiz duvarları arasında değil, Neriman Hanım'ın şen kahkahalarıyla geçerdi. Hem çok iyi hem de çok güleç bir sesi vardı annesinin yokluğunu aratmayacak kadar... Kahvaltının sonunda yine el yordamıyla yolunu bulur, duvarların sesiyle evini bulur, anahtarların sesi sağ olsun! Kapıyı açardı, kapının kenarında duran çantasını alıp evine " hoşça kal" deyip işyerine doğru yol alırdı. Adım adım merdivenlerden inerek bastonunun sesiyle merdivenin sonuna geldiğini anlayıp yavaşça kapıyı açardı. Kapının çıkardığı sese göre kapının ne kadar açıldığını duyarak kapıdan çıkar ve ardı sıra dönüp kapıyı kapatırdı. Kapı bahçeye açılırdı. Yürümesi gereken çimenli bir yol vardı. Bu yolun yumuşak adımları ve her yerden gelen zaman zaman kedi zaman zaman kuş sesi vardı. Yolun sonunda demir bir kapı vardı. Eliyle kapıyı yokladı, bastonundan gelen sesle anladı tamda demir kapının önündeydi. Kapıyı açtı ve adım attı artık sokaktaydı. Her adımı onu işyerine götürecekti. Attığı her adımı duyarak yavaş ama kendinden emin gidiyordu. Arabaların vızır vızır sesleri şehrin gürültüsü, hayatın karmaşası içinde sadece bastonunun sesini zorlukla da olsa duyarak koltuğuna oturmaya gidiyordu. İşyerine gidip birkaç senedir tanıştığı koltuğuna oturup mesleğinin güzelliklerini tadıyordu. 30'lu yaşlarda sevdiği bir mesleği olan fakat yalnız bir adamdı.
          Kapının çalınmasıyla içeriye birisi girdi: "Beyefendi sizinle görüşmek isteyen birisi var." dedi.
          Sesin sahibi birkaç yıldır yanında çalışan sabırlı, sadık, iyi niyetli kadın sekreteri Şermin'di.  "Bugün birisini beklemiyordum içeri al lütfen."
          Şermin'in kapıyı kapatmasıyla kapının aciz sesi duyuldu ve böylece Şermin'in misafiri çağırmak için çıktığını anladı. Kapı tekrar inledi ve içeriye sesinden anlaşıldığı gibi ortaya yaştan biraz büyük ve tok sesiyle galiba acılı birisi girdi. Kalın ve buruk ses tonuyla bu bir davalı ya da davacıdan çok bir haberci gibiydi. Ve sonunda dudakları arasından şu sözler çıktı:
   Siz şu meşhur avukat olmalısınız. Dedi.
          "Meşhur olduğumu bilmiyordum ama evet bir avukatım." dedi.
          Bu cevabın karşısında sessiz kalıveren habercinin yüzü asıldı. O bunu habercinin sessizliğinden anladı. Haberci sessizliğe devam ederken o:
          "Beyefendi sessizliğiniz kötü bir haber getirdiğiniz hissi bıraktı bende."
          "Evet avukat bey. Memleketinizden geliyorum."
          Bu haber avukatı tedirgin etti. Yıllardır gitmediği memleketinden nasıl bir haber gelebilirdi ki? Avukat tekrar söze girdi ve: "Memleketim mi?"
          "Evet avukat bey. Yıllardır uğramadığınız o yerde annenizin sizi nasıl beklediğini bilemezsiniz. Unutmuş olmalısınız orayı. Fakat, orada hep sizi yalnız bekleyen anneciğiniz son nefesinde bile sizin isminizi haykırdı."
          Söylenenler avukatın dakikalarca sessiz kalmasına sebep oldu. Seslerin sessizliğe dönüştüğü, umutların yıkıldığı bir andaydı avukat. İrkildi:
          "Siz ne dediğinizin farkında mısınız?"
          "Evet avukat bey. Anneniz iki gün kadar önce toprakla buluştu. Herkesin gözyaşı onun toprağına karışırken siz ondan bihaberdiniz."
          Avukat ayağa kalktı ve: "Anneciğim!..." diyebildi sadece.
          Memleketten akrabalar aradı ve ona:
          "Gelmene gerek yok her şeyi hallettik." dedi.
          O gün erken işten çıktı. Seslerin içinde hıçkıra hıçkıra susarak evine doğru gitti. Her bir seste, her bir adımda annesiyle anılarını anımsadı. Ona duyarak görmeyi, seslerin rengini annesi öğretmişti. En zor günlerinde annesiyle birlikte duyarak hareket etmişti. Evet, görmüyordu belki ama duyuyordu ya, o da yetmese de yetiyordu işte.
          Seslerin sesiyle ve el yordamıyla evinin yolunu buldu. Sessizce merdivenleri çıktı anahtarların sesiyle kapıyı açtı o an sanki kapı bile ağladı. Duvarları dinleyerek odasına gitti. Yatağa uzandı evini dinlemeye başladı. Ve bir daha anladı; annesi canıydı, her şeyiydi, ama en önemlisi ona sesleri öğretmişti. Gözleri olmadan ona hayatı seslerle öğretmişti. Annesi onun bir tanecik öğretmeniydi. Çünkü her şeyin görmek değil aslında ses olduğunu, aslında duymak olduğunu öğretmişti.
          Umutsuzluk içinde annesinin ipeksi sesiyle yaşamaya devam ediyordu. Yaşam, renksiz, neşesiz artık tek düzeydi. Onun elleri, gözleri, en önemlisi sesi olan annesi yoktu...
          Sessizlik içinde en büyük sesti içindeki. Ve içindeki annesinin sesiydi... Biraz düşündü. Evet farkındaydı kaybettiği belki de hayatıydı. Biraz bahçeye çıkıp kendini doğanın seslerine bırakmıştı. Kuşların cıvıltıları ona küçüklüğündeki anılarını hatırlatıyordu. Annesini, onun mutlu sesini anımsayıp yaşlara boğulmuştu. Neriman Hanım yanına gelerek:
          "Ne oldu evlat!" dedi.
          Farkına varamamıştı bile. Neriman Hanım daha sonra tekrar aynı cümleyi sarfedince birden irkildi. Gözlerinden boşalan yaşlar Neriman Hanımı da bilinmez duygulara götürdü. Neriman Hanım kucakladı onu artık ilk defa bir ana oğul gibi böylesine yakınlardı. İkisinin de gözlerinden yaşlar dökülüyordu. Artık onlar bir ana oğul misali mutlu ve sessizlerdi...

Muhammed DALAK