Site içi arama : | Ana Sayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle | Hızlı Erişim :

(Görme Özürlüler İçin)
ÜYE GİRİŞİ

Kullanıcı Adı:
Şifre:
 
  Şifremi Unuttum!

Yazı Boyutu Büyüklüğü:
A-|A=|A+


E-Bülten Aboneliği

E-posta Adresiniz:

Arkadaşınla Paylaş

İsminiz:

E-posta Adresiniz:

Arkadaşınızın E-posta Adresi:

Kurucu Başkanımız Sayın Gültekin YAZGAN`ı 29.01.2012 Pazar Günü Kaybettik. Acımız Büyüktür;
Başımız Sağolsun.

 
Bağışlarınız İçin Banka Hesap Numaralarımız
 
Harita İçin Tıklayınız

Ses Avcısı - Selim Eyüp ALTINOK


          Sıcak bir yaz günüydü. Sabah saatleri geride kalmış, saatler ikindiye dönmüştü bile... Ali Öğretmen, bilgisayarın başına oturdu. Biraz önce dinlediği müzik, onu çok eski yıllara götürmüştü, havanın daha temiz, insanların telaşsız olduğu çocukluk günlerine... O devirlerde zaman yavaş akardı sanki. Büyümek için gün sayardı âdeta. On sekiz yaş dendiğinde koca adamlar gelirdi aklına. Otuz, otuz beş ulaşılmaz gibiydi. Oysa yıllar ne de çabuk geçmişti ama bundan şikâyetçi değildi. Sağlığı yerindeydi, iyi bir eğitim almıştı, iyi bir işi vardı.
          Hele öğrencilerini, çok seviyordu; çocukları gibiydi. Okulda çevresini sardıklarında en mutlu anlarını yaşıyordu. Yanına gelip dokunuyorlardı, eline koluna hatta yüzüne. Onlar için dokunmak, iletişim kurmanın en doğal yoluydu: dokunmak ve konuşmak... Öğrencileriyle uzun uzun sohbet ederdi. Dersler bile bazen bir sohbet havasında geçerdi. Teneffüste, hatta okul dışında da sürerdi konuşmaları... Çoğunda telefon numarası vardı. Cep telefonu çıktıktan sonra yer ve zaman fark etmiyordu ki. Herkes birbirini istediği an arayabiliyordu. Eskiden büyüklerimiz, "Sabah ondan önce, akşam ondan sonra kimseye telefon etmeyin," derlerdi ya, şimdi böyle kurallar geçerli değildi. O sözler, ev telefonu için söylenmişti; cep telefonu farklıydı. Kişiye özeldi bir defa, istediğiniz yere gider konuşmanızı oradan yapabilirdiniz, bütün bir ev halkını rahatsız etmeden; daha olmazsa bir çağrı bırakabilir, mesaj çekebilirdiniz. Yeni kurallar bize pek uymuyor, diye düşündü. Ama akşam da olsa bir öğrencisinden gelen telefonu açmamaya gönlü elvermezdi Ali Öğretmen'in. Dakikalarca söyleşirdi onlarla.
          Bilgisayarından Vivaldi'nin Mevsimler’ini dinlemeye başladı. Bu eserde yaylı çalgıların coşkusu muhteşemdi. Keman kâh tiz notalarda kuş sesleri çıkararak ilkbaharın geldiğini anlatıyor, kâh hızlı ve sert geçişlerle yaz fırtınasını betimliyordu. Hele sonbaharı tasvir eden hüzünlü bir pasaj vardı ki, dinlemeye doyamazdı. Kemancıların yay kullanmadan telleri parmakla çekerek çaldığı kış konçertosunun bir bölümünde, tıpır tıpır yağan karın sesini duyuyordu âdeta.
          Bir tuşa basarak müziği kapattı. Şimdi elleri klavyenin üzerindeydi. Parmakları yılların alışkanlığıyla öyle hızlı hareket ediyordu ki! Birkaç saniye içinde elektronik postalarını bilgisayarına indirecek program ekrandaydı. Bardakta artık soğumaya yüz tutmuş bitki çayından bir yudum aldı. Postaların bilgisayara indiğini belirten sesi duydu ve klavyeye dokundu yeniden.
          329 yeni ileti! Bir eyvah çekti içinden! Mektup dediğin bir iki tane olur. Elektronik posta hayatımıza girdikten sonra ne olmuştu böyle? Yüzlerce, binlerce mektup bir anda hücum ediyordu üstünüze! Çoğunun başlığına bakıp okumadan siliyordunuz ya, bu bile sabrınızı tüketmeğe yetiyordu. Bir parmağı silme tuşunda postaları hızla geçmeye başladı. Biraz sonra elektronik posta kutusunda okuyacağı dokuz ileti kalmıştı. Kalktı, mutfağa gidip çayını tazeledi. Odaya döndüğünde ilkini okumak için tuşlara bastı. Bilgisayarın kolonlarından yükselen mekanik sese kulak verdi. Bir ay önce katıldığı çok izlenen televizyon programından sonra tanımadığı kişilerden iletiler geliyordu. Bu defa da üç posta bu konuyla ilgiliydi. Art arda okudu hepsini. Tebrik mesajlarıydı, öğrencileriyle birlikte ekranda verdikleri mini konser ve yaptığı anlamlı konuşma için kutluyorlardı onu. Genellikle nezaketen birer cevap yazardı. Bu kez de öyle yaptı.
          Epeyce hayranı olmuştu. Gelen mektupları bilgisayarındaki program, sesli olarak okuyordu ona. Düşündü, her mektubun sahibi farklıydı, keşke her biri mektubunu kendi okusaydı. Bunu tercih ederdi elbette. Nasıl insanlardı? Nerede yaşarlar, ne yaparlardı? Anadolu'nun farklı köşelerinden değişik hayatlar! Ses önemliydi, insanları tanımanın tek yoluydu onun için. Bir insanın ruh hâlinin, karakterinin, hatta yaşının ve fiziksel özelliklerinin ipuçlarını taşırdı.
          Şimdi öğretmeni olduğu okulda, yıllar önce öğrenciyken, sınıf arkadaşlarıyla en büyük eğlenceleri, teneffüste dışarı çıkıp bahçeye bitişik yoldan geçenlerin seslerini dinlemekti: "Bak şu kız daha güzel, bu adam pek yaşlı!" gibisinden yorumlar yaparlardı yüzünü ve bedenini göremedikleri kimseler için.
          Mektuplardan biri dikkatini çekti, yeni baştan okudu. Hastanede çalışan biriydi. Televizyondaki konuşmasını beğenmişti, eloktronik posta adresini kaydedip hemen yazmıştı, "Bir gün sizin yaşadığınız kente gelirsem tanışmak isterim" diyordu. Alttaki İsmi okuyunca tereddüde düştü:"Olcay Orkun"
          Hastanedeki işi neydi acaba? Olcay hem kadın hem de erkek için kullanılabilen bir isimdi. Ertesi gün gelen cevap tereddüdünü giderdi. "Bir gün karşılaşır ya da telefonla konuşursak şaşırmayın lütfen, ismim nedeniyle emin olamamışsınızdır, duyacağınız bir kadın sesi olacak" diyordu Olcay. "Ben hemşireyim, bana numaranızı bildirirseniz bir gün sizi ararım".
          Artık sık sık yazışıyorlardı. Hemen her gün, kendi iş hayatlarından, ülkede olup bitenlerden, okudukları kitaplardan bahsediyorlardı. Aralarında adını kolayca koyamayacakları bir ilişki kuruluyordu: birbiriyle karşılaşmadan yalnızca yazılarla, fikirlerle gelişen bir ilişki...
          Bahar gelmişti. Okulun spor kulübü oldukça etkindi. Her sene bu mevsimde farklı bir ilde yapılan golbol müsabakalarına katılırlardı. Kendisi de kafilenin idarecisi olurdu. O yıl finale kalmışlardı. Spor salonunun tribünündeydi şimdi. Öğrencileri sahadaydı. Zilli topun çıkardığı sesi dinleyerek oynuyordu çocuklar. Kendisi de aynı sesi takip ederek izliyordu onları. Maç seyretmek oldum olası sevdiği bir şeydi. Düşünceleri eskilere kayıverdi birden... Çocukken büyükbabası onu evinin yakınındaki futbol sahasına götürürdü. Kalenin tam arkasına otururdu. Pozisyonları takip etmeye çalışırdı. Top o kalenin önündeyken kulak kesilir, kalecinin sağa sola hareketlerini kaçırmazdı. Şut çekildiğinde topun nereye gittiğini kolaylıkla bilirdi. Kaleye girmişse filelere takılma sesini ve aynı anda yükselen "Goool!" bağrışlarını duyup coşardı. Bir defasında file olmadığı için gol olarak kaleye giren topun hızını alamayıp yüzüne çarptığını, dudağını patlatışını hiç unutamıyordu. Bu olaydan sonra eğer kalede file varsa kale arkasından maç izlemeye karar vermişti.
          Liseye giderken masa tenisine merak sarmıştı. Kendisi oynayamıyordu ama arkadaşlarının okulun spor salonunda yaptıkları maçları izlemeye bayılıyordu. Tam ortada durur, raket vuruşlarını, topun masaya ve ağa çarptığında çıkardığı sesleri dinlerdi. Böylece kimin sayı aldığını söyler, tenis maçlarını yönetirdi. Herkes onun hakemliğine güvenirdi.
          Mahalle arkadaşlarını misket oynarken seyretmekten de keyif alırdı. Küçük cam yuvarlakların çarpışmasından çıkan ses çok hoşuna giderdi. Miskete zıbzık denmesinin sebebi birbirilerine dokunduklarında çıkan sestendi belki.
          Bir de topaç vardı o yıllardan aklında kalan! Özellikle taş zemin üzerinde hızla çevirdiğinde öyle vınlardı ki! Bir gün sokakta topaç çevirirken ipine atlayan kediyi hatırladı. Âdeta kucağına düşüvermiş; o da alıp hemen eve götürmüştü. Annesine uzun uzun dil döküp yumuşacık tüylü yavruyu aile fertleri arasına katıvermişti. Adını Topaç koymuştu. Onu çok sevmişti. Kendisi besleyip büyütmüştü. En çok ders çalışırken yanına gelip defterinin ya da çantasının üzerine oturması hoşuna giderdi, bir de gırıl gırıl şarkılar söylemesi! Topaç bazen evlerinin arka bahçesine çıkıp başka kedilerle oynardı. Ali onun sesini kalabalık kedi korosunun içinden bile kolaylıkla ayırırdı.
          Öyle anılara dalmışken cebinde titreşen telefonla kendine geldi. Açtı, spor salonunun gürültüsünden iyi duyamıyordu ama tek kelime yetti anlamasına, "Ben Olcay". Aylardan beri merak ettiği sesti bu. Hiç beklemediği bir anda aramıştı. Salondaki gürültüye aldırmadan konuşmaya çalıştılar, ince tatlı bir sesti. Hastaları çok şanslı olmalı, diye düşündü Ali. Bir hemşire için gerekli olan yumuşaklığa ve şefkate sahipti bu ses. Ama biraz da muzipçeydi galiba. Bu da fena bir şey değildi. Salondaki uğultu sesini bastırıyordu, fazla uzatmadılar. Daha sonra görüşmek üzere kapattılar.
          Maç bitti. Onların okul takımı şampiyon oldu. Öğrencileriyle birlikte sevinç içinde kaldıkları otele döndüler. Odasına çekildi. Pencereyi açtı, yağmur yağıyordu. Dinledi, ne hoştu. Olcay'ın hâlâ kulaklarında kalan sesi ile damlaların düşüşü güzel bir ahenk oluşturuyordu. Yaşamı boyunca güzel seslerin ve tınıların peşinden gitmişti hep, müziği meslek olarak seçmesi de bununla ilgiliydi. Açıklayamadığı duygular içinde uykuya daldı.
          Seyahat dönüşü Olcay'la görüşmeleri sıklaştı. Artık yazışmanın yanı sıra her gün telefonla konuşuyorlardı. İkisi de kendi dünyalarında yoğundular. Birbirlerini aradıklarında günlük telaşlara mola verip kendileri için bir şey yapmanın mutluluğunu tadıyorlardı. Fazla bir şey değildi aslında, sadece konuşup dertleşiyorlardı ama bu bile yetiyordu onlara.
          Yaz hızla geçti. Okullar açıldı. Sonbahar, Ali için genellikle bir nezle ya da griple başlardı. Bu defa da öyle oldu. Fazla uzamasın, diye doktora gitmeyi düşündü. Telefonda Olcay'a bu konudan bahsetti. Olcay ona evine biraz uzak olmakla birlikte iyi olduğunu bildiği bir hastaneyi önerdi. Hem orada bir hemşire arkadaşı çalışıyordu, gerekirse ondan yardım isteyebilirdi.
          Ali okuldan izin aldı. Sabah erkenden yola koyuldu. Hastaneye ulaştı. Kapıdan girdi. Önce alışılmış ilaç kokusu geldi burnuna. Kalabalığı fark edince biraz sıkıldı. Neden gelmişti ki bu kadar yolu? Evine yakın sağlık ocağına gitmek varken. Yolda kaybettiği zamanı düşündü, şimdi burada beklemesi de gerekecekti. Fazla geçmemişti ki, koluna birisi dokundu. Dalmıştı, irkildi. "Hoş geldiniz Ali Bey, neyiniz vardı acaba"? Olcay'ın arkadaşı olan hemşire diye düşündü bir an. Ama bu ses kulağına hiç yabancı değildi. Birden tanıdı.
          "Olcay sen misin?"
          "Evet, benim."
          "Sen burada, nasıl yani?"
          Daha fazla bir şey söyleyemedi ikisi de, sıkıca birbirlerine sarıldılar. Beklenmedik bir andı, Olcay'ın incecik bedenini ve sıcaklığını hissetti. Bir an öylece kaldılar. Sonra geri çekildiler. Etraftakilerin meraklı bakışlarını üzerinde hissediyordu. Yan yana oturdular. Olcay anlatmaya başladı. Burada hemşire olarak çalışıyordu. Yüz yüze gelmeden önce onu biraz tanımak istemişti. İnternetten yazışırken başka şehirde yaşadığı izlenimini vermesinin nedeni buydu. Ali hâlâ şaşkındı. Telefonda aylardır konuştuğu insan yanındaydı şimdi. O an ilaçları düşünecek durumda değildi ama, Olcay gerçek dünyaya döndürdü onu. Hemen barkot aldılar. Doktorun verdiği ilaçlar için birlikte hastanenin karşısındaki eczaneye uğradılar.
          Ali öğle arasında okula yetişti. Yemeğini yedi. Müzik sınıfına geldi. Öğrencileri onu bekliyordu. Kabartma notaları dağıttı ve piyanonun başına oturdu. Hep birlikte yeni bir şarkıyı çalışmaya başladılar, içinde sebebini bilemediği aslında bilip de kendisine itiraf etmekten kaçındığı bir coşku vardı. Enerjisi sınıfa da yayıldı. Parçayı kolaylıkla çıkardılar. Teneffüs zili çaldığında hiçbiri yerinden kalkmak istemedi. Kendilerini müziğin ahengine kaptırmışlardı ve bu ânı uzatmak istediler. Şarkıyı bir defa daha söylediler, hem de öyle güzel seslendirdiler ki Ali'nin gözleri doldu.
          Öğrencileri sınıfı boşalttıktan sonra bir süre piyanonun başından kalkamadı, öylece kaldı ve düşüncelere daldı. Bu arada bir el omzuna dokundu, "Öğretmenim, bugün her zamankinden farklı çaldınız" dedi Ünal. Ali'nin en sevdiği öğrencisiydi. Yetenekli ve çalışkandı. Sesi güzel olduğu için okulun müzik topluluğunun solistiydi. Kitap okumayı da çok severdi. Herkes onu kulaklıklarıyla görmeye alışmıştı. Bazen derse bile Walkman’iyle girerdi. Çok kitap okuduğu için arkadaşları ona filozof adını takmışlardı. Ali öğrencisini fark edince gülümsedi.
          "Sen çıkmadın mı hâlâ?"
          "Hayır, sizi dinliyordum, o kadar güzel çalıyordunuz ki!"
          "Öyle mi"?
          "Evet, ama bugün sizde bir şey var" "Nasıl bir şeymiş bu?"
          "Her zamankinden daha hareketlisiniz, ses tonunuz, piyano çalışınız bile farklı"
          Ali öğrencisini yanına oturttu ve çalmaya devam etti.
          Günler geçiyordu. Ali ile Olcay görüşmeyi sürdürdüler. Bir iki kez bir araya geldiler. Kısa, ayaküstü buluşmalardı bunlar. Aynı şehirde yaşamalarına karşın yeterince zaman ayıramıyorlardı birbirlerine. Ali öğrencileriyle, Olcay hastalarıyla öyle meşguldü ki... İkisi de işlerini seviyordu ve zamanlarının büyük bölümünü buna ayırıyorlardı. Akşamları bilgisayarlarının başına geçtiklerinde görüşüyorlar; İnternet üzerinden yazışıyorlardı.
          Öğrencilerine, chat yapmanın zaman kaybı olduğunu söylerdi hep. İnsan büyük lokma yemeli ama büyük konuşmamalıymış. Şimdi o sanal dünyanın içine bırakıyordu kendini. Ne var ki yapacak başka bir şey yoktu. Herkes çok yoğundu, bir koşuşturma içinde geçiyordu hayatlar ve en çok birlikte olmak istediğiniz yakınlarınıza, sevdiklerinize bile zaman ayıramıyordunuz.
          Her şey vardı, elektronik aletler, telefonlar, sınırsız tarifeler... Günümüzde sınırlı olan zamandı. Oysa eskiden bunun tam tersiydi. Ailesiyle ve yakınlarıyla geçen mutlu yılları düşündü, internetten konuşma yoktu ama sabah kahvesine gelen komşuları vardı. Bilgisayarında olup da çoğuna bakamadığı binlerce CD yoktu ama küçük mono teybinde doyasıya dinleyebildiği birkaç kaseti vardı. Bir de hepsinin ortak paydası olan huzur vardı!
          O akşam Olcay'ı hafta sonunda eve yemeğe davet etti. Pazar için sözleştiler. Cumartesi günü alışveriş yaptı. Ertesi sabah erken kalktı. Heyecanlıydı, gece iyi uyuyamamıştı ama olsun. Radyoyu açtı. Ortalığı toparladı. Sık sık saatine bakıyordu. Zaman geçmek bilmiyordu bir türlü. Hemen öğleden sonra olsun istiyordu. Bu arada kapısı çalındı. Heyecanla açtı ama gelen kapıcıydı. İkinci çalmışta diyafondan gelen ses Olcay'ınkiydi. Şimdi hızlı hızlı merdivenleri çıkıyordu. Ali bekledi. Misafiri karşısındaydı. Onu içeri buyur etti.
          Üniversiteyi bitirip öğretmen olarak atandıktan sonra tek başına bu şehre gelmişti. Bu evi tutmuştu. Büyük kentin tüm zorluklarını göğüslemeyi tercih etmişti. Bundan memnundu aslında ama yalnızlıktan sıkılmaya başlamıştı. Arkadaşları gelirdi ziyaretine. Kendisi de zaman zaman giderdi. Bu farklıydı ama. Olcay'ı hastanede görmüştü, birkaç defa da çıkmışlardı. Evine gelmesi aralarındaki ilişkinin derecesini gösteriyordu.
          Uzun uzun konuştular. Ali elektronik piyanosuyla ona bir şeyler çaldı. Özenle seçip aldığı şık şalı hediye etti Olcay'a. Sonra mutfağa geçip yiyecekleri birlikte hazırladılar. Masaya oturduklarında Ali'yi bir sürpriz bekliyordu. Tam ortada Olcay'ın elleriyle yaptığı pasta duruyordu. Yerde ise bir küçük su kaplumbağası vardı. Ali bunları fark edince önce şaşırdı sonra da gülmeğe başladı. Muzip arkadaşının seçimi buydu. Olcay'ın evinde kedisi Pati vardı. Ali'ninse bir kaplumbağası olmuştu şimdi.
          Olcay bir mum yaktı. Ali sakin bir müzik seçti fon olarak. Şimdi çok yakındılar. Olcay'ın teninden gelen taze kokuyu duyabiliyordu. Ali, tüm içtenliğiyle duygularını açtı. İkisi de bu koca kentte yalnızdı. Birine ilgi duymak, bağlanmak ve yaşamı paylaşmak nasıl olurdu? Olcay bir şey söylemedi. El ele kaldılar bir süre. Saat bayağı ilerlemişti, Olcay ayakları geri gide gide ayrıldı, o gece nöbeti vardı.
          Ertesi gün yoğun bir hafta daha başlamıştı. Ali okulda biraz durgun görünüyordu. Bunu ilk fark eden yine Ünal oldu. Ders çıkışı sınıfta yanına geldi.
          "Öğretmenim, pek iyi görünmüyorsunuz bu günlerde, bir şeylere üzülüyor gibisiniz"
          "Bir şey yok Filozof, iyiyim".
          "Siz öyle de deseniz var öğretmenim. Hayat istediğiniz gibi gitmiyor galiba.
          "Evet, her istediği olmuyor insanın, bu da moralini etkiliyor".
          "Bu ne istediğinize bağlı öğretmenim. Bir şeyi gerçekten isterseniz mutlaka olur"
          "Filozof, sen bu sıralar herhalde o çoksatar kitapları okuyorsun. Her şey o kadar kolay değil. Sen arzu et hemen olsun, yok öyle bir şey".
          "Öğretmenim, hayat bir zincir ama biz bu zincirin halkalarına dokunamıyoruz genellikle. Bu halkayı şunla değiştireyim bile diyemiyoruz çoğu zaman. Olduğu gibi alıp takıyoruz boynumuza. İstediğimiz, özlem duyduğumuz ya da öyle sandığımız şeyleri yaşamımıza sokamazsak üzülüyoruz. Elde ettiklerimiz içinse bu üzüldüğümüzden az seviniyoruz. Yine de gerçekten istediğimiz bir şey için daha fazla uğraşıyoruz".
          "Peki, neyi daha çok istediğimizi nasıl anlayacağız Filozof?
          "İç sesimizi dinleyerek öğretmenim. Çoğu kez bunu yapmıyoruz. Günlük telaşlar yüzünden içimizdeki sese kulak vermeyi unutuyoruz. Bir de istediğimiz şeyin gerçekten bizim için uygun olup olmadığı meselesi var ki, o daha karışık bir konu".
          "Filozof, bence bu konuya şimdi hiç girmeyelim, bak teneffüs bitti bile, haydi sen dersine, ben dersime".
          Ali ve Olcay haftalar sonra yüz yüze görüşme fırsatı bulduklarında bir kafede bir araya geldiler. Ali ilişkilerini konuşmak istiyordu, son zamanlarda biraz rutin hâle gelmeye başladığını hissettiği için rahatsızdı. Sakin bir köşeye oturdular. Kahveleri geldi. Konuşmaya başladılar. Olcay tedirgin görünüyordu. Arkadaşlıkları üzerine söz açtı Ali. Uzun zamandır birlikteydiler. Birçok konuda anlaşıyorlardı. Ancak yeterince görüşemiyorlardı. Bu durum ilişkilerini etkiliyordu. Olcay da bu durumdan rahatsızdı. Biraz sonra saatine baktı ve telaşla hatırladı, "Bir hastama gitmem lazım, iğnesini yapacağıma söz vermiştim" dedi.
          Ali bozulur gibi oldu ama hissettirmemeye çalışarak ayağa kalktı. Güzel bir pazar sabahında geçirdikleri bir iki saatle yetinmeliydi. Kalktı, Olcay'ın ellerini avuçlarının içine aldı, o anda Olcay'ın parmağındaki yüzüğü fark etti. "Bu nedir?" diye sordu şaşkınlıkla. Cevap alamadı. Bir süre öylece durdular. Sonra Olcay dönüp gitti. Ali kalktığı masaya yığılır gibi oturdu. Başı dönüyordu. Kulakları uğuldamaya başlamıştı. Garson yanına geldi, "İyi misiniz? Bir şeyiniz yok ya?" diye endişeyle sordu. Neden sonra cevap verebildi: "İyiyim". Ayağa kalktı, ağır adımlarla kafeden çıktı, yürümeye başladı.
          Eve gelince üzerini değişip hemen yattı. Akşamüzeri kalktı. Bir şeyler yemenin iyi olacağını düşündü. Mutfağa gitti ama canı istemiyordu. Salona geri döndü. Kendini kötü hissediyordu. Kendini aldatılmış hissediyordu. Telefonunda bir cevapsız çağrı gördü. Arayan Filozoftu. Okulda olmadıkları günler, genellikle hafta sonları mutlaka çaldırırdı bir kez. Telefonun arama tuşuna bastı. Öğrencisi hemen açtı.
          "Öğretmenim nasılsınız, bir arayayım demiştim".
          Ali'nin sesini duyunca hemen anladı bir şeylerin kötü gittiğini.
          "Siz iyi değilsiniz, evdeyseniz geleyim mi? Konuşuruz biraz"
          Ali kabul etti. Bir saat sonra Ünal yanındaydı. Müzik dinlediler. Ali Çaykovski'nin bir senfonisini koydu. Ünal, eseri çok karanlık buldu. Kontrbasların ve viyolonsellerin koyu tınıları öğretmeninin ruh hâli hakkında yeterli ipucuydu. Ünal bilgisayarın başına geçip müziği değiştirdi önce. Hareketli enerjik bir pop albümüne geçti. Kalkıp camı açtı. Temiz hava salonu doldurdu. Sonra konuşmaya başladılar.
          "Sizi üzen şeyi bilmiyorum, sormayacağım da. isterseniz anlatırsınız ama arkadaşınız olmadığım için bana söylemezseniz şaşırmam. Yine de şunu bilin ki, eminim, acele karar veriyorsunuz. Olan her neyse sizin için kötü olduğunu düşünüyorsunuz. Belki de her şey gerektiği gibi yürüyor aslında.
          "Filozof sağ ol, beni rahatlatmaya çalışıyorsun ama yine çok kitap okumuşsun, oralardan ezber yapıyorsun bana"
          "Amma yaptınız öğretmenim, okuduğum kitapların çoğunu sizin tavsiye ettiğinizi unutmayın."
          Daha epeyce konuştular böyle. Sonra Ünal izin istedi. O gittikten sonra Ali içinde bir ferahlama hissetti. Ünal'a bir şey anlatmamıştı ama onun söyledikleri iyi gelmişti. İnsana kimden, nereden yardım geleceği hiç belli olmuyor, diye düşündü. Küçük bir çocuğun yaptıklarına bak.
          Ertesi gün okul vardı ve erken yatmak iyi olacaktı. Yine de son bir kez bilgisayarına bakmak istedi. Belki cevaplaması gereken bir elektronik posta olabilirdi. Ona öğrencilerinden gelmiş bir soru ve ya başka bir şey. O anda Olcay'dan gelen iletiyi gördü. Bugün için teşekkür ediyor ve özür diliyordu:
          "Seni şaşırtmak, biraz da hassasiyetini ölçmek istedim. Parmağımda ailemden kalma hatıra bir yüzük vardı. Nasıl da kandın işte. Ben de seni seviyorum"

Selim  Eyüp ALTINOK