Site içi arama : | Ana Sayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle | Hızlı Erişim :

(Görme Özürlüler İçin)
ÜYE GİRİŞİ

Kullanıcı Adı:
Şifre:
 
  Şifremi Unuttum!

Yazı Boyutu Büyüklüğü:
A-|A=|A+


E-Bülten Aboneliği

E-posta Adresiniz:

Arkadaşınla Paylaş

İsminiz:

E-posta Adresiniz:

Arkadaşınızın E-posta Adresi:

Kurucu Başkanımız Sayın Gültekin YAZGAN`ı 29.01.2012 Pazar Günü Kaybettik. Acımız Büyüktür;
Başımız Sağolsun.

 
Bağışlarınız İçin Banka Hesap Numaralarımız
 
Harita İçin Tıklayınız

Karanlık Dünyaların Işığı - Tuğba LORTOĞLU


          O sabah çalan telefonun sesiyle uyandım. Arayan ağabeyimdi. Müjde veriyordu bana heyecandan titreyen sesiyle:
          _Tebrik ederim kardeşim kazandın!
          O gün çok farklı bir dünyanın kapıları açılmıştı benim için. Gazi Üniversitesi Görme Engelliler Sınıf Öğretmenliği Bölümünü kazanmıştım. Mutluydum; insanlara yol göstermek, bilhassa görme engelli bireylerin eğitimine katkıda bulunacak olmak beni heyecanlandırıyordu. Fakat mutlu olduğum ölçüde endişeliydim de; güzel olduğu kadar zor bir meslek seçmiştim, mesleğimin hakkını verebilecek miydim? Gelecekteki öğrencilerimle ilgili hiçbir şey bilmiyordum. Onları başarılı birer birey olarak yetiştirebilmem için öncelikle yaşamlarını çok iyi gözlemlemeli ve onları anlamaya çalışmalıydım. Her birey gibi onlar da hayatın dikenli yollarında yürümek zorundaydı. Onların bu zorlu yolculuğunu kolaylaştırabilmek için elimden geleni yapacaktım.
          Mezuniyetimden iki sene önce tanışmıştık en yakın arkadaşlarımdan biri olan Seda'yla. Seda benim için çok güzel bir tecrübe oldu. O da benim gelecekteki öğrencilerim gibi mum ışığının dahi olmadığı, zifiri karanlıkların hüküm sürdüğü bir dünyada yaşıyordu. Dünyasına beni misafir etmesini istedim ondan. Onları anlayabilmem için büyük bir fırsattı bu. Seve seve buyur etti beni karanlık dünyasına. Böylece yaşamlarını görmeden nasıl sürdürdüklerini anlayabilecektim, öyle de oldu. Onun her hareketinden mesleğime dair birçok şey öğrendim. Mesela Seda'nın yemek yapabildiğini gördüğümde çok şaşırmıştım. Şaşkınlığımı anlamış olacak ki:
          _Ne o Zeynep? Sustun.
          _Hiç, düşünüyorum.
          _Sesin bana oldukça şaşkın olduğunu söylüyor. Görmediğim hâlde yemek yapabilmem seni şaşırtmış olmalı.
          _Şaşırmadım desem yalan olur.
          Yüzüne tatlı bir tebessüm yayıldı, anlatmaya başladı:
          _Bunda şaşılacak bir şey yok aslında. Senin görerek yaptığın yemekleri ben, duyarak, koklayarak ve tadarak anlıyorum. Mesela pilavın piştiğini suyu biterken çıkan cızırtıdan, çayın kaynadığını fokurdamasından anlıyorum, diyerek merakımı giderdi.
          Bir gün Seda'yla alışverişe gitmiştik. Çok dalgındım o gün. Caddeden karşıya geçmek için ışığın yanmasını beklemeden yola atıldım. Seda hızla kaldırıma doğru çekti beni.
          _Ne yapıyorsun? Sol taraftan araba geliyor duymuyor musun? diye bana çıkıştığı sırada araba hızla geçip gitti önümüzden. Arabayı görmemişti ama onun yolda giderken çıkardığı sesi duymuştu; işiterek görmüştü Seda.
          O gün, görmeyen insanların hayatında sesin ne kadar önemli bir yere sahip olduğunu, gözlerin, diğer duyuların işlevini bilhassa kulakların üslendiğini anladım.
          Bir hafta sonu okulda nöbetçiydim. Çocuklar bahçede top oynuyorlardı. Fakat o da ne! Topu poşetin içine koymuşlar, poşetten çıkarmadan oynuyorlardı. Önce buna bir anlam veremediysem de biraz düşününce neden böyle yaptıklarını anladım. Onlar topa vurdukça poşet hışır hışır ses çıkarıyor, çocuklar da sesin geldiği yöne doğru koşuyor, poşetin çıkardığı sesi takip ederek topu bulabiliyorlardı.
          Tabiatın güzelliklerini de seslerin vasıtasıyla görüyorlardı. Mesela bir deniz yolculuğunda benim dikkatimi ilk çeken masmavi suların berraklığı, dalgaların oluşturduğu bembeyaz köpükler, martıların gök kubbede ettiği danstır; onlar ise dalgaların huzur veren sesini, martıların çığlıklarını dinler. Kıyıya yaklaştıklarını rıhtımı görerek değil, satıcıların "Balık ekmek!" nidalarının gittikçe yükselmesinden anlarlar.
          Ben bir sonbahar gününde camlara dökülen yağmur damlalarının resmini seyrederim, onlar ise yağmur damlalarının yere inerken söylediği türküyü dinler.
          Rengârenk çiçekleri, rüzgârla birlikte sallanan ağaçların yapraklarını seyretmek huzur verir bana. Onlar ise huzuru rüzgârla sallanan yaprakların anlattığı masalda, bülbülün güle yanık feryadında bulurlar.
          İnsanlarla iletişim kurarken karşımdakinin yalan söylediğini tavırlarından, utandığını yüzünün kızarmasından, kızdığını çatık kaşlarından, sevincini de yüzlerine yayılan tebessümden anlarım. Onlara ise muhatabının sesinin tonu, konuşurken yaptığı vurgular anlatır bütün bunları.
          Anladım ki, ışıksız dünyanın insanları için ses yaşamın en önemli parçasıydı. Seda'nın ve öğrencilerimin tabiattaki seslerden yoksun olmaları hayatın güzelliklerini bilmeden, sessiz, ıssız bir dünyada tatsız bir yaşam sürmeleri demekti.
          Duyarak öğreniyorlar, seslerle hayatın güzelliklerini görüyorlardı.
          Ne yıldızlar ışık oluyordu gecelerine ne güneş aydınlatıyordu sabahlarını. Bilmediklerini öğrenmelerini sağlayan, göremediği güzellikleri onlara anlatan, karanlık dünyalarının ışığı, sesti onların.
          Şu an mesleğimin on üçüncü yılındayım. Seda'yı ve öğrencilerimi gözlemleyerek edindiğim tecrübeler şunu gösteriyor ki onlar kâinatı, insanları kulaklarıyla yani etraftaki sesleri işiterek görüyorlar. Karanlığın ve sesin hüküm sürdüğü bu dünya benim için unutulmaz bir âlem oldu ve hep öyle kalacak.

Tuğba LORTOĞLU