Site içi arama : | Ana Sayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle | Hızlı Erişim :

(Görme Özürlüler İçin)
ÜYE GİRİŞİ

Kullanıcı Adı:
Şifre:
 
  Şifremi Unuttum!

Yazı Boyutu Büyüklüğü:
A-|A=|A+


E-Bülten Aboneliği

E-posta Adresiniz:

Arkadaşınla Paylaş

İsminiz:

E-posta Adresiniz:

Arkadaşınızın E-posta Adresi:

Kurucu Başkanımız Sayın Gültekin YAZGAN`ı 29.01.2012 Pazar Günü Kaybettik. Acımız Büyüktür;
Başımız Sağolsun.

 
Bağışlarınız İçin Banka Hesap Numaralarımız
 
Harita İçin Tıklayınız

Timpani Kazası - Önder ERESKİCİ


          Gözlerimi aralayıp kulak verdim etrafa. Sessizlik. Yine erken uyanmıştım anlaşılan. Üstelik cumartesi günü. Komodinin üzerinde duran telefonu alarak yıldız tuşuna bastım. Mekanik sesten saati öğrendim. Vakit erkendi ama yapacak bir şey yoktu artık. Uyanmıştım bir kere. Kalkıp yatağıma oturdum. Her zaman olduğu gibi bir süre düşündüm. O gün yapacaklarımı geçirdim aklımdan. Yine her zaman olduğu gibi olumlu noktaları büyüterek motive etmeye çalıştım kendimi. Ayağa kalkıp pencereyi açtım. Bahar havası odaya dolmaya başladı. Ev halkı uyanıncaya kadar bir şeylerle oyalanmam gerekiyordu. Odamdaki koltuğa otururken CD'den Tchaikovsky dinlemeye karar verdim. Her iki yanında birer büyük hoparlör bulunan bu koltukta müzik dinlemek her zaman hoşuma gitmiştir. Açık pencereden gelen esinti keyfimi iyice artırmıştı. Koltuğuma daha da gömüldüm. Yanlızca iki yaşlı adamın konuşmaları geliyordu kulağıma. Onlar bahçe komşularımızdı. Sabahları erken uyanıp dışarı çıkarlar, bir şeylerle uğraşırken tek tük sözcüklerle sohbet ederlerdi. Çiçeklerden, sebzelerden, meyve ağaçlarından, hava durumundan, sağlık sorunlarından, dünyanın çeşitli bölgelerindeki işgal ve çatışmalardan konuşurlardı. Ne var ki, çok sempatik bulduğum bu iki ihtiyarın birbirlerine karşı mesafeli, kayıtsız olmaları tuhafıma giderdi hep. Her seferinde ilk kez karşılaşmış iki yabancı gibi sohbete başlar, zorakiymiş gibi sürdürdükleri sohbeti birden bire bitirirlerdi. Tekrar odama döndüm. Hep aynı yerde, müzik setinin üstünde duran kumandayı aldım ve en başta sıralanan düğmelerin birincisine bastım. İki zayıf cızırtıdan sonra bir sürüklenme sesi ve ardından yuvasına yerleşen Tchaikovsky. Koltuğa daha da yayılırken tek yaptığım kumandanın kauçuk düğmeleri üzerinde başparmağımı gezindirmekti.
          Tam o anda korkunç bir şey oldu. Ne olduğunu anlamam birkaç saniye sürdü. Ses patlamıştı. Ses bir bomba gibi patlamıştı. Korkuyla sıçradım yerimden. Ölmekte olduğumu düşündüm. Beni Tchaikovsky öldürüyordu. Timpani tokmakları kafamın içinde patlarken kalbim gövdemde çılgınca deviniyordu. Kalbimi diğer organlara bağlayan bütün atar ve toplar damarlar kopmuş gibiydi. Tepeden tırnağa buz kesmiştim. Hiçbir şey olmazsa korkudan veya heyecandan öleceğimi düşündüm. Ben bu dehşeti yaşarken, işe el koyan mantığım haykırdı aniden;
           "Kapat şunu, hemen kapat!"
 O an kumandayı düşürmüş olduğumu fark ettim. Eğilip aramam ve bulmam kolay olmadı. Titreyen parmaklarımla kapatma düğmesini bulup öfkeyle bastım ve o an bir şey fark ettim. Ben kapatma düğmesine basmadan önce ses azalmış, azalmış ve bitmişti.
          Durduk yerde başıma gelen küçük felaket sona ermişti ama olayın şokundan henüz kurtulamamıştım. Bedenim az önceki kadar olmasa da titremeye, kalbim hızlı hızlı atmaya devam ediyordu. Bu müthiş ses patlamasının başta kendi evimde olmak üzere bütün sokakta hatta mahallede duyulduğundan emindim. Aklıma sabah sohbetlerini yapmakta olan iki ihtiyar geldi. Onlar da korkmuş ve şaşırmış olmalıydılar. Bunları düşünürken iki elin omuzlarımdan tuttuğunu duyumsadım. Babamın elleri. Ardından yumuşak ve daha küçük bir el hissettim elimin üstünde. Annem ve babam telaşlanmışlardı. Kim bilir nasıl görünüyordum. Yanıt vermeyişimin onları endişelendirdiğinden kuşkum yoktu. Olasılıkla büyük bir şok yaşadığımı sanıyorlardı. Şoka girenlere yapıldığı gibi her an bir tokat yiyebilirdim. Bu yüzden konuştum, daha doğrusu konuşmaya çalıştım;
          "Bir şey duymuyorum."
           Böyle söylemekle yanlış yapmıştım. Bir daha konuştum;
          "Geçici bir işitme kaybı." Annemin eli benden uzaklaştı. Kısa süre sonra elime bir bardağın değdiğini hissettim. İçtiğim su sakinleşmemi sağladı. Artık kulağımın normale dönmesini beklemem gerekiyordu. O an ilk kez olarak bambaşka duygulara kapıldım. Sonsuz bir boşluğun ortasında herkesten ve her şeyden uzak yapayalnız kalma duygusu.
          Düşünmeye başladım. Bütün bunlar nasıl olmuştu? Neden olmuştu? Yanıtı hemen buldum. Bir önceki geceydi. Vitrinde bir CD ararken dolabın ücra köşesinde bir karton kutuya rastlamıştım. İçinde birkaç kaset vardı. Kasetlere tek tek baktıktan sonra birini alarak odama gittim. Gerçi içinde ne olduğunu biliyordum kasetin. Yine de biraz nostalji keyfi yaşamak için dinlemek istemiştim. Çocukluğuma ait ses kayıtları vardı kasette. Cumartesi günleri televizyonda yayınlanan çizgi film ve komedi programlarının kayıtları. Bu kayıtları yaptığım gün hala canlıydı hayalimde. İşin ilginç yanı daha sonraki yıllarda bu kaseti doğru dürüst dinlememiştim. Yine de tamamını dinlemeye niyetim yoktu. Kumanda düğmesine basarak ileri sarıyordum sürekli. Tam o sırada, aslında bildiğim ancak hiçbir zaman ilgimi çekmeyen seslere rastladım. 1980 yılına aitti kayıt. Anneannemle iki kızı evlerini toparlıyor, ufak tefek eşyaları sandıklara yerleştirip bir kenara kaldırıyorlardı. O gün ya da ertesi gün Almanya'ya, onlardan yıllar önce gitmiş olan dedemin yanına, temelli gideceklerdi. Boğuk boğuk tıkırtılar vardı kayıtta. Bir de ara sıra duyulan kısa ve kesik konuşmalar. Bu konuşmaların sadece biri diğerlerine göre uzuncaydı. Ne dediklerini anlamak için bir merak uyanmıştı içimde. Evrenin sırlarını çözmeye çalışan bir bilim adamının merak ve heyecanıyla sesi yükseltip tekrar tekrar dinlemeye başladım. Ama hiç bir şey anlaşılmıyordu. Gidip CD’leri koyduğum dolaptan kulaklığı aldım ve müzik setine taktım. Ses seviyesini yükseltmeye başladım. Son seviye olan kırka kadar gelmiştim. Sonunda konuşmayı çözdüm. O yıllarda genç bir kız olan teyzem üzüntülü bir sesle;
          "Almanya'ya gitme hevesim kalmadı" diyordu.
 Küçük teyzem ise çocuk sesiyle katılmıştı konuşmaya;
          "Ben gitmek istiyorum."
 Son sözleri anneannem söylüyordu;
          "Ne yapacağız yad ellerde. Biraz para biriktirdikten sonra memlekete döneriz hep beraber."
          Sonra onlar işlerine devam ederken, biraz duygulanarak düşüncelere dalmıştım. Çünkü anneannem ve dedem birkaç sene önce ülkeye temelli dönmüşler, teyzelerim ise evlenmiş, çoluk çocuğa karışmış, iş güç sahibi olmuş ve oraya yerleşmişlerdi. Memlekete dönmeye pek niyetleri yoktu. Biraz bu hislerin verdiği dalgınlık, biraz da uykumun gelmesinden dolayı müzik setini kapatıp kulaklığı çıkardım. Uyumak için yatağıma gittiğimde bir şeyi unuttuğumun ayırdında değildim. Ses seviyesini normale indirmemiştim.
          Dizime değen bir elle irkildim. Kardeşim Efe'nin elini tanımıştım. Demek ki babam, olan bitenden onu da haberdar etmişti. Sol elimi alıp avucuma bir şey yazdı.
          "iyi misin"
          "Evet" diye fısıldarken başımla da onayladım ve gülümsemeye çalıştım. Aklıma o an Helen Keller geldi. Kendi hayatını anlattığı bir kitabını yakınlarda okumuştum. Kulaklarımla okumuştum. 1880'de doğan Helen, 88 yıllık ömrünün neredeyse tamamını kör ve sağır olarak sürdürüyor. On dokuz aylıkken bir hastalık geçirerek görme ve işitme yetisini tamamen kaybediyor. Başlarda durumunun ayırdına varamazken sonra sonra anlıyor bir gariplik olduğunu. İnsanlarla, hatta evin yaşlı köpeğiyle iletişim kurmakta güçlük çekiyor. Bu anlarda öfke nöbetlerine kapılsa da genel olarak hayat dolu, cıvıl cıvıl ve biraz da haylaz.
 Avucumda yeni harfler hissettim.
          "kuzen"
          Efe, doktor olan kuzenimden bahsediyordu, dahası Çağatay kulak burun boğaz uzmanıydı. Anlaşılan küçük bir muayeneyi gerekli görmüştü. Zaten 10-15 dakikalık yol mesafesindeydi Çağatay'ın evi.
          Yine Helen'i düşündüm. Kendisi ile ilgilenen çok iyi anne ve babası var Helen'in. Varlıklı oldukları satır aralarından anlaşılıyor. Tavsiyelere uyarak doktor doktor dolaşmaya başlıyorlar. Bir keresinde trene binip ülkenin öbür ucunda yaşayan ünlü bir doktora gidiyorlar. Tıp çaresiz. Doktor küçük kızın eğitim görmesini salık veriyor. Uzun araştırmalar sonucu bir öğretmen buluyorlar. Bayan Sullivan. O sırada yedi yaşında olan Helen'a önce eşyaların adlarını öğretmeye çalışıyor Bayan Sullivan. Sürekli sözcükler yazıyor küçük kızın avucuna. Ne var ki bir sonuç elde edemiyorlar ilk derste. Biraz mola vermek için çıktıkları bahçede bir çeşme var. Öğretmeni çeşmeye götürdüğü küçük kızın elini musluğun altına tutuyor ve ardından yazıyor, "su"
          Elimde yeni harfler duyumsadım.
          "Çay"
          Kahvaltı yapmam gerektiğini anımsatıyordu Efe. Bunun üzerine koltuktan kalkarak mutfağa yöneldim. Sandalyeye oturup beklemeye başladım. Elim masanın üzerindeydi. Masaya konulan bardakların, tabakların çıkardığı titreşimleri hissedince ürperdim birden. Ne de kolay adapte oluyordum yeni duruma. Canım bir şey yemek istemedi. Sadece çay içtim. Sandalyede öylece oturmuş beklerken, Efe kolumdan tutarak salona doğru yönlendirdi beni. Kanepeye oturdum. Efe hemen pencereleri açtı. İçeri giren ılık hava ve komşumuzun bahçesindeki leylakların kokusu beni biraz kendime getirdi. İçimi saran kasvetten kurtulmuştum.
          Helen Bayan Sullivan'ın büyük çabalarıyla eşyaların adlarını öğrenmeye, bir süre sonra da sözcükleri sesle ifade etmeye başlıyor. Önceleri bıkıp usanmadan tekrarlarla, telaffuzları doğru çıkarmaya gayret ediyor ve bunu başarıyor. En azından yakınları anlıyor ne dediğini. Ardından okula başlıyor Helen. O mükemmel insan, Bayan Sullivan hep yanında. Öğretmenlerin anlattıklarını anında Helen'in eline yazıyor. Helen ayrıca konuşan kişilerin dudaklarına parmaklarıyla dokunarak anlıyor ne dediklerini. Hatta dil öğreniyor. Ana dili dışında Almanca, Fransızca, Rusça ve Latince. Helen Keller ömrü boyunca çok sayıda ve uzun süreli yolculuklar yaparken pek çok arkadaş ediniyor ve dolu dolu geçen bir yaşam sürüyor.
          İki parmağını yürür gibi kolumda gezdirdi Efe ve ardından parmak eklemiyle kapı vurur gibi birkaç defa tıkladı. Kuzenimin geldiğini daha iyi anlatamazdı. Çağatay omzumu hafifçe sıktı. İkisinin durum hakkında konuştuklarını tahmin edebiliyordum. Sonra da bir takım metallerle kulaklarıma baktı kuzen. Muayene fazla uzun sürmedi. Anlaşılan gerek görülmemişti.
          "Birazdan düzelir."
          Moralim artmıştı. Gergin kaslarımın gevşediğini, rahatladığımı duyumsadım. Efe ile Çağatay aralarında konuşuyor olmalıydılar. Büyük olasılıkla benim işitme kaybım hakkındaydı konu. Çağatay'ın elime hafifçe dokunması, gideceği anlamına geliyordu. Yine biz bize kalmıştık. Canım bahçeye çıkmak isteyince sesli olarak söyledim. Efe yanıma gelip elimi kaldırdı. Uzun yılların kazandırdığı otomatikleşmiş hareketlerle hızla antreye gidip ayaklanma bir çift terlik geçirdim. Basamaklardan inerken Efe yanımda bana eşlik ediyordu. Bahçede kimsenin bulunmadığını Efe'nin bir uyarısı olmamasından anlamıştım. Güneşin tatlı sıcaklığı karşıladı bizi. Gidip kayısı ağacının dibinde duran bahçe sandalyesine oturdum.
          Kitabın sonunda Helen Keller'ın söylediği şu sözleri kulaklarımda yankılandı o an;
          "Karanlığın da, sessizliğin de kendine göre harika yanları var. Ve ben elimdekilerle mutlu olmayı öğrendim."
 Onun bu iyimser bakış açısı etkilemişti beni.
          Yapacak bir işim yoktu. Normalde şimdi kitap dinliyor olurdum. Kitaptan sıkıldığımda ise dostlarımla bir araya gelir, bu olanaklı değil ise onlarla telefonla konuşurdum. Zaman zaman ise kendi iç dünyama dalıp hayal kurarak, geçmişe, çocukluğuma yolculuklar yapardım. O günlerin rengarenk görüntülerini, çeşit çeşit kokularını, tatlarını ve bütün bunların bende uyandırdığı duyguları capcanlı yaşayarak, geçmişle bütünleşir ve tatlı bir hüzne kapılırdım. Sonsuz boşluğun ortasında o bahçe sandalyesinde otururken, geçmişe tekrar yolculuk yapmaya başladım. Amacım ses ile ilgili bir anıyı bulup ortaya çıkarmaktı.
          Leblebi tozunu, siyah önlükleri, horoz şekerlerini, Atlantis'ten Gelen Adam filmini, Cin Ali kitaplarını, resimli sakızları, fener alaylarını, üzerinde at ve geyiklerin dört nala koştuğu duvar halılarını, kağıt bayrakları, açık gofretleri, sınıfımızda yaptığımız 23 Nisan hazırlıklarını, tablacıları, televizyon regülatörünü, tenekeden yapılmış oyuncak otobüsleri, gazetelerin armağan ettiği kağıt evleri, at arabalarını, elma şekerlerini anımsamaya başladım. Düşündüm sonra, hiçbirinde sese dair bir anı yoktu. Zeka gibi, soluk alıp verme gibi, kalp atışı gibi sıradan görülen ve önemi bilinmeyen işitme yetisi ne kadar değerliymiş meğer. Yıllar önce radyoda ünlü bir savaş muhabirini dinlemiştim. Bu kişi kış mevsiminin bütün ağırlığı ve sertliği ile çöktüğü Afgan dağlarında kayboluyor. Ölüm ve yaşam arasındaki çizgide geçen günler boyunca yorgunluk, bıkkınlık ve ümitsizliğe kapılıyor. Donma tehlikesiyle başa çıkmaya çalışırken, açlıktan ölmemek için kar altından bulduğu otları yiyerek ayakta kalıyor. Sonunda, kamp yapan bir grup insanla karşılaşınca kurtuluyor. Sıkıntıyla geçen günlerden sonra, kenarda sessizce otururken, bir radyoda binlerce kilometre uzaklardan gelen bir ses duyuyor. Hüngür hüngür ağlamasına neden olan ses, radyoda çalan Emel Sayın şarkısı. İşte benim böyle bir anım olmamıştı. Ancak o cumartesi günü o bahçede iyileşmeyi beklerken, her geçen dakika artan özlem ve tutkuyla aşina olduğum sesleri duymak istemiştim.
          Ne var ki bir türlü iyileşme gerçekleşmiyordu. An be an içimde çığ gibi büyüyen endişe beni ele geçirmeye başlamıştı. Duygularımı Efe'ye söyleyerek onu da endişelendirmek istemiyordum. Bahçe sandalyesinde sessizce iyileşmeyi beklerken, hayaller kurmaya başladım içimden.
 İşitmeye başlayınca, önce günün kendine özgü uğultusunu, müjdeyi Efe'ye söyleyince, onun sevinç dolu rahatlamış sesini duyacaktım. Yerimden kalkıp yürürken, çimlerden çıkan yumuşak, betona geçince sertleşen ayak seslerimi, terliklerimin basamaklarda çıkaracağı boğuk boğuk şaklamaları, ardından kapı tokmağının yankılı tıklamasını, kapıyı açan annemin yüzüme bakarak durumun düzeldiğini anlayıp bana sarıldığında onun yumuşak ve sevecen sesini ve bir bütün halinde varlığını, kulağımı dört açıp dikkat kesilerek dinleyecektim. Banyoya gidip musluğu açarken çıkan gıcırtıyı biraz akmasına izin vereceğim suyun şırıltısını, havlunun yüzüme sürtünmesini, mutfağa giderek sandalyeye otururken masaya konulan kaşıkların, tabakların ve bardakların tıkırtısını, sonra kaşıkla toz şekeri alırken ve çayıma dökerken çıkan sesi, çayımı karıştırırken bardağın çınlamasını yine kulağımı dört açıp dikkat kesilerek dinleyecektim. Annemin mutfak perdesini çekmesini, pencereyi açmasını ve o andan itibaren yoldan geçen arabaların motor gürültülerini, sık sık çalan ambulans sirenlerini, karşı binanın üçüncü katında yaşayan ve pencereden dışarı baktığını bildiğim küçük bebeğin çığlık ve kahkahalarını, yarım yamalak sözcüklerini, günlük mutfak işlerine başlayan annemin tezgahı silmesini, kap kaçağı bulaşık makinesinden çıkarmasını, raflara yerleştirmesini, buzdolabının uğultusunu, duvarda tik tak eden saati yine aynı şekilde kulağımı dört açıp dikkat kesilerek dinleyecektim. O sırada elinde gazete ile babam girecek mutfağa. Bana "afiyet olsun" dedikten sonra karşımdaki sandalyeye oturacak, sevdiğim yazarların köşe yazılarını okumaya başlarken ben yazıların içeriğinden çok babamın tonlama ve vurgulamalarını, gazeteden çıkan hışırtıları, masada çayımı yudumlarken duyduğum bütün sesleri mest olmuş bir derviş hususuyla kulağımı dört açıp dikkat kesilerek dinleyecektim. Odama gidecektim sonra. Dolabın çekmecesinden bir CD çıkarıp dizüstü bilgisayara yerleştirdikten sonra koltuğuma oturup gözlerimi kapatarak konsantre olmuş bir şekilde derinlere dalarken Emel Sayın'dan bir şarkı dinleyecektim. Eğer duygulanırsam kesinlikle tutmayacaktım kendimi.
          "İstersen hastaneye gidelim"
          Sonunda bahar geçip gitti. Yaz da öyle. Şimdi sonbahardayız. Dışarıda yağmur yağdığını açık pencereden gelen ve benim ölesiye sevdiğim yağmur kokusundan anlıyorum. Bu kokuyu çok sevdiğimi bilen Efe pencereyi özellikle açtı. Şimdi bilgisayarın başında oturmuş beni bekliyor. Ona doğru dönüp;
          "her halde bitti" diyorum gülümseyerek.
          "Artık öyküde düzeltilecek bir şey kalmadı sanırım. Sen de öyle düşünüyorsan elime bir kez dokun."


ÖNDER ERESKİCİ