Site içi arama : | Ana Sayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle | Hızlı Erişim :

(Görme Özürlüler İçin)
ÜYE GİRİŞİ

Kullanıcı Adı:
Şifre:
 
  Şifremi Unuttum!

Yazı Boyutu Büyüklüğü:
A-|A=|A+


E-Bülten Aboneliği

E-posta Adresiniz:

Arkadaşınla Paylaş

İsminiz:

E-posta Adresiniz:

Arkadaşınızın E-posta Adresi:

Kurucu Başkanımız Sayın Gültekin YAZGAN`ı 29.01.2012 Pazar Günü Kaybettik. Acımız Büyüktür;
Başımız Sağolsun.

 
Bağışlarınız İçin Banka Hesap Numaralarımız
 
Harita İçin Tıklayınız

Çok Sesli Renkler - Hasibe Gezgin BOZTEPE


          Kuşluk vakti; gecenin esmerliğinden soyunmak üzere şehir. Saçlarımdaki busesi yitip gitti haziranın; heybemde çok sesli renkler de yok şimdilerde. Şu hoyrat mahzene ilikleyeli ruhumu hayli zaman oldu. Öyle ki kaç güzü emzirdim, erken ihtiyarlamış şarkıların nakaratlarıyla el ele yürüdüğüm kavşaklarda. Nadasa bıraktım çocukluğumu; Dilimde, dudağımda asırlık toz bulutları... Gözlerim yokluğunun darağacına asılı...
 Kilometrelerce sürükleniyorum; arşınladığım tüm yolların izleriyle dolu yaşamımın satır araları. Uzakta bir fener uluyor, binlerce karınca ayak topuklarıma kadar ağ örüyor. Beynimde ünlemler, soru işaretleriyle boğuşuyor, kendini tekrarlayıp duran bir hayatın eşiğine oturdum, içli içli ağlıyorum.
 Bu kaçıncı uykusuz geçirdiğim gece, bilmiyorum. Sesine dokunamadığım, rengine tutunamadığım kim bilir kaç Pazar geçti. Mütemadiyen oturduğun iskemlede oturuyorum;Annem ve Hüseyin uyuyor.
          Tavandan eciş bücüş bir melodi sarkıyor. Gözkapaklarımda bir ağırlık... Başımı ellerimin arasına alıyorum; sonra saçlarımda geziniyor senin 'öpmeye kıyamıyorum' dediğin ellerim; senden bir iz arar gibi.
         Korku tünellerinden geçiyor çocukluğumun trenleri; gecelerim zorba vagonlara takılıyor, zorba ve isyankâr... Gün batımları kel tepelere yüz sürüp önce, başını o kayadan bu kayaya çarpıyor hınçla. Kalbimin kaldırımlarında çıkmaz sokaklar oturuyor. Yokluğun, ömrüme kefen biçiyor.
          Küçücük bir kız çocuğuyken ben daha, saçlarımı örmeye bayılırdın bahçedeki erik ağacının altında. Ben bütün muzipliğimle dünyadan bir haber... Bazen de senin işten dönüşünü beklerdim büyük bir iştahla; tuttururdum sonra "Masal baba, bana bugün hangi masalı getirdi?" diye. Senin sesinden masal dinlemek, yerden keserdi ayaklarımı; senden öğrendim insanın var olduğu günden bu yana iyilikle kötülüğün savaşımını; sesin kahramanların karakterlerini resmederdi sanki; içime hayal damıtırdın boyuna. Bilmezdin ki sen, benim masalımın kahramanı olduğunu; bilmezdin ki bu yüzden adını daha o günlerde mavi koyduğumu.
          Pazar günlerini iple çekerdim; çünkü Pazar sabahları evimiz buram buram kızarmış ekmek kokardı. Çaydanlığın buharı ısıtırdı mutfağı; hepimizden önce miskinliğini üzerinden atıp, şöyle bir silkinir, uyanırdı gökyüzü. Gökyüzü süt beyaz elleriyle okşardı annemin çatlamaya hazır gevrek yüzünü. Saatin homurtularına aldırmadan, güneşin ayaklarını gıdıklayan çocuk ellerini tutup, uykusunu anaç yatağında bırakırdı. Aile olmanın müthiş saadetini duyumsardı taa en derinlerinde; Yüzünü gökkuşağıyla yıkardı. Böyle sabahlarda annem, aylak bir dağ çiçeği gibi kokardı.    Bizi öperek uyandırırdı annem; sesi sokaktan geçen simitçinin sesine karışırken. Hüseyin, mahmur gözlerini aralayıp, bir küçük kedi hüviyetine bürünürdü hemen. Kâh annemin parmaklarını emer, kâh masallarla yıkanıp ninnilerle kurulanmış o güzelim saçlarını çekiştirirdi. Bu sırada mutfaktan senin ışığa yürüyen masmavi sesin duyulurdu;sen tüm siyah perdeleri aralayan bembeyaz bir şarkıyı meşk ederdin.
          "Baharı bekleyen kumrular gibi,
          Sen de beni bekle sakın unutma."
          Nihayet sıra beni uyandırma işlemine gelirdi; kardeşimle annem beni gıdıklamaya başlarlardı. Ben de tam bir "istemem yan cebime koy" tavrı... İlkin sızlanırdım; sonra kahkahalarım odanın duvarlarından fışkırır, eve yayılırdı. Öyle ki sen şarkına virgül koyup, elindeki gazeteyi fırlatıp yanımıza koşardın. Ben sen gelince tüm muzipliğimi kuşanırdım; o dakikada kahkahalarım zapt edilmez bir hal alırdı. Annem, kardeşimi banyoya götürürdü elini yüzünü yıkaması için. Senin narin ellerin önce saçımda gezinirdi, sonra o narin ellerinden hiç de umulmayacak bir hamleyle burnumu sıkardın. Canım o kadar da yanmazdı aslında; ama öyle bir yaygara koparırdım ki, sen yaptığından kim bilir nasıl pişman olurdun! Her Pazar bir ayin gibi yinelenirdi bu; herkes resimdeki yerine itinayla yerleşirdi. Her Pazar annemin sesi umuda kurulurdu; seninki maviliğe... Hüseyin ve ben küçücük yüreklerimizle ezberlediğimiz tüm şarkılara asıp duvara, bazen özgün maviliklere kulaç atardık suyun çalkantısını yok sayarak; bazen de köpük köpük dalgalanan umudun kıyılarına demir atardık. Kök saldığımız toprak hep aynıydı: biz aile toprağının iki mahsulüydük; beslendiğimiz kaynaklarsa sizin sarsılmaz sağduyunuzdu.
          Severdim şubat aylarını. Aylardan şubat, günlerden de pazarsa, hele bir de kar düşmüşse şehrin göbek bağına... Kar demek, tepeden tırnağa beyaza bulaşmak demekti benim literatürümde. Sen sımsıkı giydirip üstümü çıkarırdın beni sokağa; kartopu oynardık; kardan adam yapardık sonra. Kardan adama havuçtan burun, kömürden gözler yapardık. Hüseyin annemin kucağında meraklı gözlerle izlerdi bizi; bazen de pencereden el sallarlardı bize. Bilirdim onun imrenerek baktığını bu tabloya; ama küçüktü işte. Şimdi ne zaman kar yağsa bu şehre yüzümü al basıyor; sıtmalı bir güvercin gibi titriyorum. Bütün hıncımla tırnaklarımı yiyor, azgın ve kudurmuş bir nehir gibi önce köpük köpük kaynıyor, sonra yatağımı terk ediyorum.
          Odanın içinde gezinip duruyorum. Bastığım zemin ayaklarımı, ayaklarım zemini yadırgıyor. Seher vakti üşürmüş demek parmak uçları; yüreğimdeki ateş topuna inat ellerim buzdan bir duvar... Saatlerdir çığlıklarımdan kuleler yapıyorum; sesim içime, sessizliğim gözbebeklerime akıyor. Sahiden sesim ne renkti, benim de çıkmaz sokaklarda, soru işaretlerimi sobelemek için kuşandığım sözcüklerim var mıydı? Gözlerim duvardaki çerçeveye ilişiyor; annem ve senin evlenirken çektirdiğiniz resim bu. Çehrenizde sarhoş bir ezgi yalpalıyor. Nasıl da bilgece duruşunuz. Annem başını senin omzuna koymuş; sende asırlık bir çınar asilliği... Tüm damarlarıma, içime ılık bir sıcaklık nüfuz ediyor. Yumruklarımı sıkıyorum; içimdeki isyan bileniyor. Bu öfkeyi ruhumun neresine koysam diye düşünüyorum. Bütün uzuvlarımda bir sinir harbi... Mavi koymuştum adını çocukluk takvimimden bir yaprak daha eksilirken. Masal dedenin gökyüzünden indirdiği tüm masalların kahramanı sendin; şimdi evimizin yakınındaki o parka, o parkta çocukluğunu yeşerten akasyalara içerliyorum. Saçları iki yandan örülü minik bir kız çocuğunun elinden tutan bir baba silueti görmeye dayanamıyorum. Nasıl da el pençe divan yalvarırdım sana: "Baba, beni parka götür," diye. 'İşim var kızım, daha sonra gideriz.' Demene aldırış etmeden yapışırdım eteğine. Düşünüyorum da şu an yanımda olsan yine elimden tutup götürsen beni parka, kendimi paralayana dek bağırırdım sevinçten ve yorgunluğunu, bezginliğini yok sayarcasına salıncakta sallaman için beni kızılca kıyameti koparırdım. Bilirsin dünya sadece çocukların etrafında döner. İşte bu yüzden her şeye dudak bükmek onlara özgü bir davranış biçimidir ya! Şu dakikada, kalbimin sana ait yarısı öylesine özlem yüklü ki... Gözlerimde her an yağmaya hazır kırkikindi yağmurları... Bütün geceler mi böyle uzun sürer, yoksa geceleri uzatan, bir geceden binlercesini türeten insanlar mıdır, anlamlandıramıyorum. Kısır bir bulvarda yolsuz kalmış gibi, yoz bir tünelde sıkışmış gibi debelendikçe debeleniyorum. Sen güçlü olmayı öğretmiştin oysa; güçlü ve mağrur... Ben nasıl mıyım şimdi; gittiğinden beri süklüm büklüm bir kenarda oturmuş burnumu çekiyorum; öylesine acımtırak ve kangrenli bir iç çekiş ki bunlar şimdi çıkıp gelsen bıraktığın benden eser kalmış mıdır bilemiyorum.
 Üzerimdeki mahmurluğu atamıyorum. Piyanonun başındayım; o da özlemiş midir seni? Ellerinin tınısını, sesinin, nefesinin dokusunu, gülüşünün kokusunu... Bu piyanoya ne zaman baksam seni görüyorum; çünkü biliyorum ki o senin aynandı. Yaşamın onun kıyılarında filizlendi, o sende kök saldı; sen tüm ergen günlerinde ona açtın en gizil yaralarını, İskemleyi çekip, oturuyorum; plağa senli bir an koyup, seni solumak, rengini yudumlamak istiyorum. Uzun zaman sonra ilk defa anlatacak ne çok şeyim olduğunu kanıksıyorum. Konuşmak, konuşabilmek... büyük bir lütufmuş sahiden, diyorum. Avazım çıktığı kadar bağırmak, tüm evi sarsmak, yatağında her şeyden habersiz uyuyan kardeşimi ve annemi uyandırmak istiyorum. Lambalar homurdanıyor, koltuklar mırıldanıyor, ayağımın altındaki tahta gıcırdıyor; bende tık yok... Hırsımı piyanodan çıkarmak ister gibi var gücümle üstüne abanıyorum; bir zelzeledir kopuyor; müthiş bir curcuna! Ürperiyorum, ödünç bir hıçkırık genzime yapışıyor; nerede olduğumu, kim olduğumu sorguluyorum bir zaman. Kulaklarım uğulduyor, sessizliğime sesler üşüşüyor; ama kendi sesimi onca ses arasından ayırt edemiyorum.
          Pencereyi aralıyorum; kurşunî bir hava içeriye doluyor. Önce omuzlarım üşüyor, sonra avucumun içindeki nasır uyuşuyor. Girdaplara batıp çıkan, şakaklarına durmadan uçurumları mıhlayan şu ruhumu pencereden denize fırlatmak istiyorum. Deniz akşamdan kalma gibi; gözlerini ovuşturuyor; daha hazır değil güneşle el sıkışmaya. Bu şehrin her mevsimi ayrı güzel diye geçiriyorum içimden. Martılarla oynaşan denizkızları takılıyor oltama; kesik kesik öksürüyor limanda gemi. Kim bilir hangi allı pullu düşler içinde aldın bu evi? Biliyorum deniz çünkü senin damarlarına yaşam pompalayan bir ab-ı hayat gibiydi. Deniz geriniyor bir ara; saçlarını savuruyor sonra hışımla. Yavaş yavaş yanarken şehrin ışıkları, sahilde birkaç adam iskeleye dayanmış laflıyor. Bense seninle martılara simit attığımız kaygısız sabahları düşünüyorum; dudağında evrensel bir ıslık... Deniz kabuklarından kolye yapardın bana özenle; biliyor musun halen saklıyorum onları, atmaya kıyamıyorum. Hiç yaşanmışlıklar çekmeceye kaldırılır mı? Odada sesin yankılanıyor:
          "Şimdi uzaklardasın,
          Gönül hicranla doldu."
          Bu fasıl, bu keman sesi kalbimi oyuyor; bir Heybeliada gezisinde söylemiştin bu şarkıyı beni kırmayıp. Mavi koymuştum ya adını, sahiden gözlerin, sesindeki o tını denizi andırırdı; Denize İstanbul, dalgalarla meşk eden sesine de deniz yakışırdı.
          Bir aralık içim geçmiş; kapının sesiyle irkildiğimde yüzümde ipeksi bir dokunuş duyumsuyorum; annem bu, bu annemin ışıktan eli... "Ayşe'm, biricik kızım uykun mu kaçtı, yoksa yine mi uyumadın?" diyor cılız bir sesle. Onun kederden yıpranmış elmacık kemiklerine gözlerim takılıyor; nice zamandır annemin bana sorduğu tüm sorular boşlukta asılı kalıyor. Annem ezik, boynuna kement geçirilmiş bir yavru ceylan gibi yaralı bakıyor; kan kırmızı inliyor. Onun kaybı daha büyük; hem mavi yitip gitti kıyılarından, hem de benim çok renkli sesim. O, yüreciğindeki tüm sağır nehirleri susturup, tüm kör saguları toprağa gömüp bir çınar gibi dik tutuyor başını; anaçlığıyla kök salıyor hıçkırıklarını dizginleyemeyen boynu bükük sofaya. Ben heyecanımı gizleyemiyorum; dudaklarımı ısırıyor, ellerimin çatlaklarından ruhuma sızan bu pütürlü duygunun adını koyamıyorum. Annem masanın üzerindeki kalemi önce elinde evirip çeviriyor, sonra alt dudağıyla âni bir hamle yaparak kalemi ısırmaya başlıyor. "Canım, bugün doktor randevumuz var; elini, yüzünü yıkayalım birlikte. Sonra analıkızlı kahvaltı yaparız ne dersin?" Annemin gözleri onay bekler gibi bakıyor; söylediklerini başımla tasdik ediyorum. İçimde bir yanardağ ağzı asırlık lavlar püskürtüyor oysa; yaklaşık altı aydır seansa gitmemize rağmen psikolog Haldun Bey'in üzerimdeki teşhisi somut değil. Halen bana net bir tanı koyamadı; bir tür şok hali diyor; tıp diliyle kurduğu uzun tümceler ruhumdaki kasveti perçinliyor. Gözlerimde derin mağaralar var benim, derin ve çığırtkan... Sesimi o mağaralara gömdüm sen gidince. Annem jest ve mimiklerimi bir dua gibi ezberledi ama; sessiz bir uzlaşı var onunla aramızda. Bana belli etmekten kaçınsa da onun da ruhu isyan yağmurlarında yıkanıyor; balçıklara batıp çıkıyor zaman zaman; gözlerinin altında mor halkalar var; yine de yorgun ve buruşuk kirpiklerinde çaresizliğin umuda dönüşümünü, umudun karanlığa direnişini görüyorum. Sancılı bir serüven bizimkisi; Birden annemin ufak tefek bedenini kendime doğru çekip, ellerini büyük bir sükûnetle öpüyor öpüyorum... Gözleri fal taşı gibi açılıyor, susuyoruz ellerimiz birbirine kenetli. Gözlerinden iki damla yaşın yanağına süzüldüğünü artık saklayamıyor, acısı yüzündeki o esmer çukura gelip oturuyor. Annem kapıya doğru yürürken, dirseklerimin keskin bir sızıya büründüğünü hissediyorum; dizlerimde fer yok. Çıkarken göz ucuyla bana bakıyor, annemle artık gözlerimizle konuşuyoruz; bu dil aramızdaki bağı pekiştiriyor. O odadan çıkınca duvardaki resminize bir kez daha bakıyorum; elinden tutmayı öyle çok istiyorum ki; ani bir refleksle elim boşluğa uzanıyor. Ağır ağır doğruluyorum yerimden iskemleyi itip; belki de itip kaktığım bu zavallı iskemle değil; içimde yuvalanan kötümser sonbaharı tekmelemek istiyorum. Mutfaktan Hüseyin'in sesi geliyor, uyanmış. Onun yüzünü iki elimin arasına alıp öpmek geçiyor içimden; yüzü sana öyle benziyor ki...
          Mutfağın kapısında beni görünce kardeşim bir kuş gibi çırpınıyor; eteklerime yapışıyor: "Uykucu ablam benim," diyerek sarılıyor boynuma. Annem beni sorunca henüz uyanmadığımı söylemiş olmalı. Onun gözlerinin böyle sevgiyle parladığını görünce yaşama var gücümle asılmak, gözlerimde uluyan çaresizliği yok saymak istiyorum. Birden bu küçücük çocuk ruhuma serptiğim ölü toprağını nisan yağmurlarıyla yıkıyor. O bile kabullendi. Ben ayak diriyorum halen; içimdeki ateşi her an biraz daha közleyerek sessizliğime sığınıyorum. Yaşanmışlıklarımız öyle çok ki... Onlarla bölüşüyorum acımı; onlar bana dost mu, düşman mı bu dakikada, bu küçücük çocuğun asil duruşunu gördüğüm dakikada, artık bunu bile kestiremiyorum. Kendimden ziyade tüm varlığını bana adayan anneciğime, benden biraz ilgi bekleyen kardeşime haksızlık ettiğim düşüncesi sesim ve sessizliğimi kör bir bıçak gibi ortadan ikiye kesip ayırıyor. Onların acısını, içinde biriktirdikleri sancılarını hasıraltı edişimi bağışlayamıyorum. Annem masaya tabakları yerleştirirken: "Ayşe, doktor bizi öğleden sonra bekliyor; telaş etme kızım" diyor. Oysa ona bir söyleyebilsem gözlerimde ki cam kırıklarının telaştan değil, nicedir onların gözlerine bu denli uzun bakmayışımın iç huzursuzluğundan olduğunu. Kardeşimi alıp kucağıma masaya oturuyorum; o bana bir kedi gibi sokuluyor. Anneme konu komşunun zaman zaman sorduğu soruları anımsayıp iç geçiriyorum: "Artık konuşmayacak mı Ayşe?" demişti bir keresinde Hatice teyze. En çok da bu tür konuşmaların kardeşimin yanında olması beni tedirgin ediyor; çünkü henüz o olan biteni kafasında doğru inşa edemiyor. Annem karşıma oturuyor; iştah yok ondada belli; yine de birkaç lokma yemek için kendini zorluyor. Hüseyin kucağımdan inip bu kez de onun kucağına çevik bir hareketle zıplıyor. Mutfakta sadece onun mırıltıları var; bizden çıt çıkmıyor bir de çaydanlığın iç gıcıklayan ıslığı... Belki de ikimiz de aynı şeyi düşünüyoruz: doktor randevusunu. İlk psikologa gidişimde sinir krizi geçirmiştim; doktorun elini çimdiklemiştim bütün hırsımla. O ise bütün sükûnetiyle: "Demek ki seninle ellerimizle konuşacağız küçük hanım," demişti. Annemin mahcubiyetini yatıştırmak için bunun olağan bir durum olduğunu yineleyip durmuştu. Birkaç seans o konuştu ben dinledim, söylediklerini gözlerimle bile onaylamaktan kaçındım hatta. Gözlerime öyle duvarlar ördüm ki, gözlerimden içime erişemedi uzun süre. Sabırlıydı Haldun Bey; aldığı eğitim miydi onun ruhunu bu denli ehlileştiren, ya da insana duyduğu derin sevgi miydi, bilmiyorum. Yalnızca bildiğim, benimle uzlaşı kapılarını aralamak için doğru anahtarı keşfetmesi zaman aldı; bilmem kaçıncı seanstan sonra beden diliyle konuşmaya başladık. Doktoruma göre bu yakınlaşma umut vaat ediciydi. Zamanla benim sesimin zincirlerini kırıp, içimdeki karanlığı aşıp konuşacağıma, soyutluğumdan sıyrılıp tekrar somutluğuma yürüyeceğime inanıyordu; bu inancı anneme, hatta bana bile aşılıyordu. Seanslarında benimle konuşmakla yetinmedi; annemi de dinledi. Haldun Bey bir vesileyle seni de tanımış; benimle iletişim kurma yollarını ararken sık sık buna deyindi, seni anlattı bana. O seni anlattıkça içime ılık bir şey aktı. Şarkılarındaki büyünün tüm hayatına deyip geçtiğini, tüm yaralarına merhem olduğunu söyledi. Demek ki sesine tüneyen tek yürek ben değil misim, mavi koymuştum ya adını hani, bu renk adına da, sesine de nasıl da yakıştı. Çok erken göç ettin, urbanda yaşanan günlerin teri, tuzu vardı. Yazacağın şarkılar yarım, bağlamanda tezenen boynu bükük kaldı. Her şey yakışırdı sana da mavi, ölüm sende güzel durmadı. Arkandan seni tanıyan tüm dostların yas tuttu; o elim kaza hayatımızı ikiye böldü. Hayatımızın senli günleri taze bir baharı fısıldarken, sensiz günlerimize çığlar düştü, evimizi karabasanlı bir tipi bürüdü. İşte o hoyrat günden beri benim ağzımı bıçak açmıyor; doktorlar yaşadığım şoka bağlıyor bu suskunluğu. Seni öyle cansız koyduklarında tabutun içine senden çok üşümüştüm; bedenimden can çekilmişti, çaresizlikle irkilmiştim; kaskatı bir ip geçmişti boğazıma; yutkunamamıştım bir zaman, debelenip durmuştum. Hüseyin anneannemin kucağına büzülmüş içini çeke çeke ağlıyordu, senin gittiğini biliyordu ama böyle sonsuz bir gidiş olduğunun farkına varmak için küçüktü. Annem zehirli kaktüsler kusuyor, etrafına boş gözlerle bakıyordu. Seni eller üzerinde taşırken dostların, katran karası bir çığlık kopardım; öyle bir çığlık ki... Duyan herkesin biliyorum ki içinden bir şeyler kopup gitti ve oradakiler bugüne gelene dek son kez sesimi o gün duydular. Sen, Dante gibi ortasındaydın ömrün, şairin de dediği gibi. Sevenlerin şarkılarını söylediler.
          "Ayrılık mevsimi geldi sevgili,
          Bu ömrümün en esmer gazeli.
          Kırıldı tutunduğum tüm dallar,
          Oysa bir çocuk mâsumiyetiyle sevmiştim seni."
          Şarkı içime nasıl da dokunmuştu; sanki bu şarkıyı yazarken erkenden solacağını mı hissettin mavi, diye haykırmak gelmişti içimden.
          Annem çayını tazeliyor, Hüseyin bizimle gelmek için ısrar ediyor. Çocuklara özgü bir kıvranma ile mızıldanıyor, annemse onu doktora götürmenin doğru bir fikir olmadığını söylüyor; afacanı ikna etmek ne mümkün! Bu defa da bana dönerek kardeşim: "Eve geldiğinde inşallah babamın şarkısını söyleriz beraber abla," diyor; yanaklarını mıncıklamak, ısırmak istiyorum Hüseyinim’in sanki büyümüş de küçülmüş gibi. Söz miniğim diyorum iç sesimle, söz sana seninle çıkıp kırlara bu bahar, hem ilkel bir rüzgâr bulup buluşturup uçurtma uçuracağız, hem de kahkahalar atıp şarkılar söyleyeceğiz; belki sen papatyalar da takarsın saçlarıma.
          Haldun Bey bizi her zamanki gibi kapıda karşılıyor, nazik bir tavırla selamlaşıyoruz. Önceki seansta benden günlük tutup, duygularımı bu günlüğe not etmemi istemişti, daha o sormadan ödevini bitirmiş bir öğrenci gibi günlüğü uzatıyorum. Günlük beklediğinden daha kabarık, hep seni yazdım mavi, satırlara seni damıttım hep. Günlükten birkaç sayfa açıp okuyor, bazı yerlere virgül koyup bana sorular yöneltiyor; ben sorularına jest ve mimiklerimle yanıt vermek için çaba sarf ediyorum. Gözlüğünü düzeltiyor, sonra bana: "Epey yol kat ettik Ayşe, en azından ilk günlerdeki gibi iletişime kapalı değilsin büsbütün. Her şey düzeldikten sonra yanına kâr kalan, sözcüklerin dilini keşfetmen olacak, kalemin de güçlüymüş, bunu öğrendik. Zaten sanatkar ruhlu bir babanın kızından ne beklenir" diyerek hem beni onore ediyor hem de moralimi tırmandırıyor. Çıkışta annemle kafeteryaya oturup bir şeyler içiyoruz; annem çantasından biraz buruşmuş bir kâğıt ve kalem çıkarıyor , "Yaz canım, şu an ne hissediyorsan, bilmemi istediğin bir şey varsa doktorla olan görüşmenize dair yaz!" diyor. Artık şaşırmıyorum; çünkü annem bunu zaman zaman yapıyor, kadıncağız başka türlü bana yaklaşamıyor, bir ortak dil geliştirmenin yollarını arıyor, galiba ikimizi de tatmin eden çözüm de bu: yazmak... Annemin verdiği kâğıdı önce elimde evirip çeviriyorum; kâğıda bir mürekkep kokusu sinmiş, keskin koku burun deliklerimi yakıyor. Çayımı yudumlarken başlıyorum yazmaya, içimdekileri bu kâğıt alır mı ki? Kâğıda büyük harflerle şunu
          yazıyorum: "Sessizliğimle vedalaşmak istiyorum; çünkü sesimi çok özledim." Sonra kâğıdın sol alt köşesine gülen bir yüz resmediyorum. Kâğıdı annemin hem bir an evvel okuması için sabırsızlanıyorum, hem de nedenini bilmediğim bir korku kalbimi sıkıştırıyor. Annem kâğıtta yazılan notu görünce yanaklarına süzülen yaşlara hakim olamıyor, biliyorum çevremizde bunca kalabalık olmasa hıçkırarak ağlayacak; içindeki biriken tortuları, yükü boşaltmak istercesine. Artık bende de mecal kalmadığını anlıyorum; ona sarılıyorum cılız ellerini kavrayıp avucumla, parmak uçlarını öpüyorum tüm konuşkanlığımla. Ne zamandır anne kız olamamanın acısını çıkarır gibiyiz. Bir mavi ses duyuyoruz ikimiz de, aramızdan mavi bir yüz geçiyor; senin hayalin tüm ruhumuza sızmış işte!
          Eve döndüğümüzde Hüseyin'i bahçedeki erik ağacının altında bizi beklerken buluyoruz, elinde yarıya kadar şişirilmiş mavi bir balon... "Hasan nerede?" diye soruyor annem. Hasan, teyzemin büyük oğlu, benimle yaşıt. Tam bu sırada Hasan kömürlükten çıkıyor eli yüzü kir pas içinde. "Hayırdır?" diyor annem; Hasan mağrur bir ses tonuyla: "Saklambaç oynuyorduk Hüseyin'le; ama o beni sobeleyemedi." Kardeşim elindeki balonun ipini yavaşça bırakırken: "Her yere baktım; ama yoktun,? Diye sızlanıyor. Belli ki kuzenim onu oyalamak için bu yola başvurmuş; fakat kardeşimin çelimsiz bedeni bu oyunu çok da kaldıramamış. Biz bu oyunu uzun yaz günlerinde nasıl iştahla oynardık; evden bizi çağıran annelerimizin sitemkâr sözlerini kulak ardı ederdik çoğu kez. Tüm maymun iştahlı tavrımızla oyundan oyuna sıçrardık, günler çocukluğumuzu yeşertmek için kısa bile gelirdi bize. O günlerin özlemiyle çalkalanan ruhumun sesini kuzenim duymuş mudur bilmem; ama o bugün Hüseyin'i oyalamak bahanesiyle çocukluk anlarının tozuna, toprağına, o doyumsuz tadına bulanmıştır.
          Aylardan nisan, etraf ot kokuyor, hatta biraz yosun kokuyor. Sen baharı seversin, senin için de bu kokuyu çekiyorum içime, ciğerlerime hava doluyor. Bahçedeki ağaçlara yürüyen baharı görmek, içimdeki kasveti biraz hafifletiyor; akasyalar kabuk değiştiriyor, hatta senin özene bezene diktiğin erik ağacı çıplak bedenine yeşiller giyiyor. Kim bilir görsen nasıl övünürsün, nasıl göğsün kabararak izlersin bu manzarayı! Sen maviyle yeşilin iç içe geçtiği, her iki rengin de seslerle raks ettiği ortamlarda yazar, bestelerdin şarkılarını. Burada saatlerce böyle kalmak istiyorum. Bir güvercin sürüsü geçiyor. Kuzenim, annem, kardeşim içeriye giriyor, Rüzgâr var; saçlarımı dağıtmasa da parmak uçlarımı gagalıyor ara sıra. Üşümüyorum, belki de uzun zamandır üşüdüğüm için, üşüyemiyorum. Güneş, uzakta koyu bir leke gibi görünüyor, sokaktan küflü sepetinde ne taşıdığını bilmediğim bir eskici geçiyor, sesi sessizliğime değiyor. Dalgalar, önce çocukluğumun kıyılarına vuruyor, sonra ilk gençlik günlerimi hırpalıyor hunharca. Sulara kızıl şafak yansıyor; karanlık nal sesleri sakırdıyor beynimde. Sesim, sisli bir karınca yuvası, onlarca, yüzlerce patikalar üşüşüyor sesime, ırak, aykırı ve dar patikalar...
          Akşam yemeğinden sonra doktorumun önerisini yerine getirmek için, içsel konuşmamı yapmak için defterimi alıp bahçeye çıkıyorum. Ev bugün kalabalık; onca sesin arasında sessizliğim bir başına kalıyor; bu yüzden ben de sırtlayıp sessizliğimi köşeme çekiliyorum. Arkamdan bana acıyarak bakan gözleri görmemek için kafamı çevirmiyorum, gitmek bazen işe yarıyor çünkü. Akrabalarımızın olağan buluşması bu; sen de bu buluşmaların tüm mutluluğunu iliklerinde hissederdin. Bu eğlenceli mecliste senin ve sazının yeri hep başköşeye kurulmaktı. Ruhumun bütün perdelerini çekiyorum, kimse görmesin bu kendimle kalışımı istiyorum. Yazmak, törpülüyor vebalı yanlarımı; yazmak, yıkıyor ağlama duvarlarımı; yazmak, yazabilmek... Aslında teşekkür borçluyum Haldun Bey'e seninle söyleşir gibi yazıyorum, Dilsizliğimin hıncını süpürüp çöp arabasına yüklüyorum. . Gökyüzünde küme küme yıldızlar... Hava keskin bir bıçak gibi içimi kesiyor; rüzgâr ayak bileklerimi sağırlaştırıyor. İnadımı bilirsin; suskunluğuma nokta koyana dek yazmaya karar verdim ya, tepemde bir yarasa gibi dönüp duran buluta direniyorum. İçeri girip, o kalabalık seslerin arasına karışmaktan ödüm kopuyor.
          Misafirleri uğurladıktan sonra annem, yanıma geliyor. "Hadi kızım, saat epey geç oldu, hava da soğudu; yat artık," diye beni ikaz ediyor. Birkaç yağmur damlası yüzümü yalıyor, toprak ana tüm bereketi ve cömertliğiyle yeni bir çocuk doğuruyor, saçları kıvır kıvır, tombiş birkaç çiğ tanesi... Birden içim ürperiyor. Kalbimi sanki bir cam parçası oyuyormuşcasına göğsüm sıkışıyor; annem öylesine şaşkın, telaşlı ki... eli, ayağına dolanıyor. Beni kucağına alırken korkudan gözlerinin fal taşı gibi açıldığını görebiliyorum. Ona korkma demek, onu var gücümle teskin etmek istiyorum; ama konuşamıyorum. Yağmur hızlanıyor, merdivenleri annem ikişerli üçerli çıkıyor, yüzü kireç gibi, loş ışık yüzüne vuruyor. Annem yağmurdan sırılsıklam olan saçlarımı kuruluyor; üstümü değiştiriyor, ben halen sıtma tutmuş gibi, titriyorum. Yatağıma yatırıp, başıma kadar yorganı çekiyor; hatta bununla yetinmeyip birkaç battaniye de örtüyor terlemem için. Sonra tutup ellerimi, başucuma oturuyor çocukluğumdaki gibi, eminim sabaha kadar başımı bekleyecek. Sessizliğimi bile ateş basıyor, yüzüm al al... Şakaklarımdan başlayarak tüm ense köküme bir ağrı yapışmış, kafatasımda zelzeleler koparıyor. Sağ yanım felç mi, yoksa bana mı öyle geliyor. Annem odanın içinde telaşlı telaşlı geziniyor; telefon elinde, acaba doktoru mu arıyor? Karşı taraf telefona cevap vermedikçe sesindeki tedirginlik ete, kemiğe bürünüyor. Koltuk altımda bir volkan kaynıyor. Gözlerimi kapıyorum, göz kapaklarım öylesine ağırlaşıyor ki, dayanamıyorum. Annemin kadifemsi sesi gittikçe uzaklaşıyor, ölüm de böyle aniden mi yoklar insanı mavi? Sen de birden mi yitirdin sesini, birdenbire mi uzaklaştı bizim seslerimiz de?
          Karşımdasın; elimi uzatıyorum, boşluğu sarmıyor kollarım; Allah'ım bu rüya mı, yoksa gerçek mi? "Benim meleğime ne oldu?" diyorsun ve saçlarımı okşuyorsun. Ben cılız bir sesle: "Geldin mi baba?" diyorum. Şu dakikada biri tüm etimi morartana dek beni çimdiklese diye geçiriyorum aklımdan.
          Tatlı tatlı gülümsüyorsun, kolumda bir serum şişesi... Mutluluktan mı, çektiğim ızdıraptan mı yana yakıla ağlıyorum. "Çok ateşim var, baba yanıyorum!" "Geçecek kızım, geçecek canım!" diyorsun tüm sevecenliğinle. Ellerimi dudaklarına götürüyorsun, dudakların sıcacık. Annem yatağımın ucunda oturuyor, Hüseyin yok.
          İçeri elinde bir yemek tepsisiyle hemşire giriyor. Tepsiyi görünce başımı çeviriyorum, yorganın altına büsbütün gömülüyorum; hiç mi hiç iştahım yok. Serumlar, iğneler, boş ilaç kutuları, genzimi yakan bir ateş topu... Esmer mi esmer bir oda, cüce bir yatak, masanın üzerinde yarıya kadar dolu bir su bardağı... Duvardaki saati net seçemiyorum, ben belki de zamanın ötesinde bir zamansızlığı yaşıyorum. İçim karmakarışık, Hani deniz önce bulanır da, sonra durulur ya!
          Annem bugün kararlı. Yorganı ayakucuma kadar sıyırıyor, hafifçe doğrulmama yardım ediyor; arkama yastıklar koyuyor; ama nafile. Başım hemen arkaya düşüyor, "Yemen lazım, birkaç kaşık da olsa..." Bir tabaktaki çorbaya bakıyorum, bir annemin elindeki kaşığa... Annemin birkaç denemesinden sonra başlıyorum naza: "Baba, baba,..." bu çaresiz yinelemelerden sonra annemin elindeki çorba kâsesini alıyorsun; birkaç kaşık yiyorum senin elinden. Annem dudağını büzüştürüp, dargın bakıyor; ama memnuniyetini yine de gizleyemiyor; çünkü kursağıma giren birkaç yudum onun içini ferahlatmaya yetiyor. Ateşimi tekrar ölçüyor ve: "Otuz dokuz buçuk," diye mırıldanıyor sana bakarak sonra ekliyor: "Neden bir türlü düşmüyor," diye çırpınıyor, sen annemin ellerini tutup: "Üzülme tatlım, gerekeni doktorlar yapıyor, birazdan tablo değişir" Diyorsun. Annem başını senin omzuna yaslıyor.
          Sözcüklerin bittiği yerdeyim, artık sesimi geri istiyorum mavi, söyle göçmen kuşlar getirsinler uzak diyarlara götürdükleri sesimi. Sen geldin ya daha ne isterim ki ben? Kış uykusundan uyanıp dilim, deri değiştirecek, sesim yeni ve özgün renkler giyecek. "Hüseyin de seni gördü mü?" diye soruyorum kısık bir sesle. Başını sallıyorsun, yani o da biliyor geldiğini ne güzel! Bu bahar yemyeşil çimlerde yuvarlanacağız, papatyalar toplayacağız, komşunun bahçesinden belki erik bile çalarız haa ne dersin? Salkım salkım yeşerecek gönül penceremizde nisanlar, mayıslar... Sana sarılmak istiyorum, sımsıkı sarmak... Bir masalın içindeyiz sanki; bir varmış, bir yokmuş misali kayıp gidiyorsun birden ellerimin arasından.
          Gözlerimi yavaş yavaş aralıyorum, annem yine ayak ucumda, ellerini dizlerine koymuş, gözleri sürekli benimle meşgul. Yüzünde belli belirsiz bir gülümseme, onu uzun zamandır böyle pırıl pırıl bakarken gördüğümü hatırlamıyorum. "Uyandığımı görünce ayağa kalkıyor, ellerimi tutuyor. "Anne..." diyorum; annemin yüzünde güller açıyor, rengarenk güller... Sesimi özlemişim, sesimin rengini... "Anne, babam nerde? Diye seni soruyorum; annem soruma anlam veremiyor. "Ne oldu bebeğim?"Annemin sorgulayan gözlerinden anlıyorum ki gördüğüm düşten ibaretmiş, hayıflanıyorum. Nasıl olur, nasıl? Öylesine gerçekti ki... sanki bunca zaman yaşadığım her şey bir kâbusken, sadece gördüğüm rüya taptaze bir bahar huzuru yaydı içime. Annem bir çocuk gibi, öylesine mutluluk sarhoşu! Dilimin tılsımları çözüldü artık, tek tük de olsa konuşabiliyorum. Doktor Haldun Bey'i arıyor annem; onun emeği çok çünkü üzerimde. Durumu heyecanla anlatıyor, hastalığıma sevinsin mi, üzülsün mü bilememiş, öyle diyor. Annem telefonu kapatınca bana sımsıkı sarılıyor, içimin nehirlerine tüm sevgisini akıtmak ister gibi, kendimi tepeden tırnağa ona ait hissediyorum; evet, evet ben onun bir parçasıyım, o da benim diğer yarım. Her ne kadar sensiz eksilsek de hayat devam ediyor, anlıyorum. Sen de böyle olmasını isterdin mavi; hayata küsmeden, pes etmememi isterdin.   Bu hastane odası birden gözüme hapishane gibi görünüyor; artık ben sesimdeki prangadan, yüreğimi kuşatan demir parmaklıklarından kurtuldum; buradan da çıkmak istiyorum, koşar adım uzaklaşmak..."Sen babanı mı gördün rüyanda?" "Evet," diyebiliyorum mırıldanır gibi; zaten hep seni sayıklamışım hırıltılı bir sesle. Daha ilk sayıklamalarımı duyunca annemin etekleri zil çalmaya başlamış, içine bir umut ateşi düşmüş; tüm o anları anlatırken bana gözlerinin içi gülüyor.
          Günlerden yine Pazar; güneş ayakkabılarını giymiş kapı önünde bekliyor bizi; günler sonra ben paslı bir hastalıktan, çorak sessizliğimden silkiniyorum. Resimde kardeşim eksik, kalbim birden Hüseyin'in boşluğuyla eziliyor. Nasıl da perişandır şimdi! Senden sonra tüm dünyası ben oldum, bana öylesine düşkün ki... "Hüseyin'e gidelim, evimize gidelim." "Gideceğiz kızım, gideceğiz; o da seni böyle görünce..." cümlesini bitiremiyor, kelimeler boğazına takılıyor sonra cebinden çıkardığı biraz buruşmuş bir mendille gözlerini kuruluyor. Kim bilir Hüseyin'im beni karşısında diri bir dille görünce ne yapacak, nasıl sevinecek? Garibim küçücük dünyasında bütün bunları anlamlandırmakta öylesine güçlük çekti ki... Bundan sonra tüm hayatımı anneme ve kardeşime adayacağım, senin yokluğunu onlara hissettirmemek için çabalayacağım; ama biliyorum kimse kimsenin yerini tutamaz mavi; başkadır her sesin rengi. Sen rahat uyu gözün arkada kalmasın emi! Çok renkli sesin, şarkıların da koyup gitmesin bizi.

Hasibe Gezgin BOZTEPE