|
Uykusundan sokaktan gelen bir sesle uyanmıştı. Geceden kalma bedenini yaylı ranzasına oturtmuş, iğrenç homurtularla odasının bekâretini bozmuştu. Yeni evinde ilk gecesinde ne berbat bir gece geçirmişti. Yılın son günüydü bu eve taşmışı. Üç odalık bu bodrum katında kamyonetten inme eşya kolileri oraya buraya atılmış, neredeyse hareket edecek alan kalmamıştı. Kimi kolilerin bantları sıyrılmış, içindeki giysiler kendini kutu dışına salıvermişti. Kimileriyse nazlı gelinlerin yüz görümlüğü nazlanmalarıyla köşelerinde duvaklarının açılmasını bekliyordu. Yattığı odanın penceresine çiçekli basmadan bir kumaşı çivilemişti perde niyetine. Taşınmanın ansızın olması eve perde ayarlamasını bile imkânsız kılmıştı. Güneş yarı saydam bu bez parçasından içeriye süzülmeye çabalıyor, bezdeki çiçek desenlerinde taç yaprakların esaretinde kayboluyordu bir bir. Sonra yeniden doğuyor inadına, yatmakta olan delikanlının ayaklarını gıdıklıyordu yatağından kaldırmak için. Yılbaşı tam da taşınma arifesine denk gelmişti. Ancak evin bu darmadağın hallerine aldırmamış, geceyi geç saatlere kadar sokaklarda bira içerek geçirmişti. Yılın bu son gününde evde kalıp da bir seneyi evde oturarak geçirmeye niyeti yoktu hiç. Epey geç saatlere kadar eğlenmişti. Eve geldiğinde saat kaçtı bilmiyordu, ancak uyandığı saat on beşi gösteriyordu. Yarı araladığı perdeden karşı apartmana taşınmakta olan bilerinin olduğunu görmüştü. Onu uykusundan uyandıran bu gürültü de oradan, taşınma telâşı yaşayan insanlardan geliyordu. Kamyonetin başında simasını tam olarak seçemediği bir kadın duruyordu. El kol hareketiyle, kamyonetten inen eşyaların nereye konacağına dair direktifler veriyordu. Kadının üstünde pahalı olduğu oldukça belli olan bir palto vardı. Ankara'nın bu ayazında nasıl da ısıtırdı o narin bedenini. Kim bilir? Yatağında tembellik yaparken yirmilik delikanlı, karşı komşusu çoktan taşınmış işini bitiren hamalların parasını verip göndermişti bile. Kamyonetten inen eşyaların pek de sıradan eşyalar olmadığını düşünüyordu sıcak yatağında. Kimdi bu kadın ve ne işi vardı bu eski mahallede? Kamyonetin mahalleye bıraktığı o çığırtkan korna sesiyle yatağındaki düşlerinden sıyrılmıştı artık. Sanki dün taşınan kendi değilmiş gibi tembellik yapıyordu. Evin içine dağılmış olan eşya kolilerini görünce biraz gözü korktu. Nasıl çıkacaktı bu işin içinden. Zordu işi, epey zor hem de... Lavaboya gidip elini yüzünü yıkadı. Su buz gibiydi. Taşındığı evde doğal gaz olmadığı için buza kesmişti elleri. Onu kendine getirecek olan da ancak buz etkisi yaratacak bir su olabilirdi zaten. Akşam derme çatma yaptığı yatağının, babasının pijamasını andıran çizgili çarşafını döşeğin altına sıkıştırıverdi. Yastığı bir iki el darbesiyle kabartıp, yünden yorganını ve battaniyesini serdi yatağının üstüne. Oda iğrenç kokuyordu. Solurken içinden çıkan içki kokusuyla sigara kokusu berbat bir karışım oluşturmuştu sanki. Camları açtığında odaya buz gibi bir hava dolmaya başlamış, içerdeki kötü kokuyu da boğmuştu. Sokaktan, okulun tatil olmasıyla kendini sokağa atmış çocukların sesleri geliyordu. Çoğu küfür bu seslerin zamanında kendisi tarafından da söylendiğini düşündü bir an. Ne çok severdi o da top oynamayı. Kramponlarını her akşam itinayla silip de yatağının altında sakladığı o çocukluk anları düştü anına. Babasının "Haydi aslanım, bu defa gol olacak." Nidaları kulaklarında hayat bulmuştu yıllar sonra bir kez daha. Duvarlardan alkış sesleri geliyordu top fileleri geçince işte. Evet, bu defa gol olmuştu baba. Goooolllllll... Bir yandan mutfak eşyalarının olduğu koliyi açıyordu kahvaltı hazırlığı için. Bir yandan da cama düşen çocukluk anılarıyla konuşuyordu. Taşındığı evde çoğu eşya vardı zaten. Bilerek eşyalı bir ev kiralamıştı. Sadece mutfakta lazım olabilecek ekstradan birkaç eşya getirmişti yanına. Eline aldığı tabanı kapkara, içi metal kaşıkla karıştırılmaktan çizilmiş teflon tavayı ocağın üzerine koydu. Tezgâhın üstünde duran alüminyum çaydanlığa, elini buza kesen sudan bir miktar doldurup, onu da ocağın üzerine koydu. Ocağı açıp kaynamaya bıraktı çaydanlığı. Çayın olmasını beklerken bir taraftan kolilediği eşyalarını yerleştirmek gayretiyle bantlarını sıyırmaya başladı. İşi çok zor olmayacaktı bu yerleştirme işinde. Zira evde ona yetecek kadar dolap mevcuttu. Eşyalarını darmadağın topladığı için ütü işi epey zaman alacaktı. Bir de ders kitaplarının, saçılmış fotokopilerin toplanması yoracaktı onu. Oflayıp puflayarak kutuları boşaltıyor ütüsüz de olsa askılara yerleştiriyor, elbise dolabına geçici süreliğine takıyordu. Ta ki kendisi ütü yapacak kıvama gelinceye dek... Tüm bu uğraşların arasında ara sıra gidip çaydanlığını kontrol ediyor, suyun kaynamasını sabırsızlıkla bekliyordu. Bekâr evi olmasından mıdır nedir, dibi bilmem kaç santimlik kireç kaplamıştı çaydanlığın. Zordu bu ahval içinde suyun kaynaması pek tabi. Çaydanlığın fokurdama seslerini, açık olan camdan gelen hoş bir seda kesmişti. Ne hoş bir ses ne hoş armoniydi o! Farkında olmadan eline aldığı kotları yatağının üstüne bırakmış, camdan soğuğa meydan okuyarak kafasını uzatmış, gelen hoş sesin kaynağını bulmaya çalışıyordu. Sokakta her şey yerli yerindeydi oysa. Top oynayan erkek çocukları, pileli etekleri ile sek sek oynayan pembe giysili çıtı pıtı kızlar... İlginç olan kenar bir mahalleden böyle bir sesin çıkmasıydı. Öyle ya, arabesk mahalleden klasik müzik! Peehh... Kemandan çıkan notalarla semaya düş yatağı sermiş, geçmişin yorgunluklarını bulutlardan katre katre tabiat anaya yağdırmıştı o kısacık sürede. Kemanın esintisiyle yaz sıcağında kalmış gibi serinliyordu. Karşı komşudan gelen serinliğin düşlerinde gezinirken, çaydanlığın kaynayıp da suyunu taşırdığı cısss sesiyle irkilmişti. Çaydanlık, beni demle diye isyan edip baş kaldırmıştı. İvedilikle mutfağa gidip çayı demledi. Gündüzki alışveriş muhabbetinde yumurta kolisi almayı unutmamıştı bari. Oradan birkaç yumurtayı midesine yollamak için kaptı. Tavaya yağ koyup ocağı açacaktı ki ekmek olmadığını hatırladı. Bir koşu gidip ekmek almalıydı. Hava çok soğuktu. Yeni yıla soğuk girmişlerdi ve bir seneyi buz gibi geçireceklerdi belki de. Akşamdan kalma leş gibi içki kokan montunu geçirdi üstüne. Başka seçeneği mi vardı sanki. Kimin umurunda olacaktı ki bu izbe mahallede onun leş kokan montu. Anahtarlarını almayı da unutmadan sokağa çıkmıştı. Bakkala kadar, sokağa sinmiş bir kadın kokusu soludu. Ne garip bir mahalleydi burası. Keman sesinden sonra, pahalılığı kaldırımlara sinmiş ağır bir parfüm kokusu! Neresiydi burası? Yoksa hâlâ sarhoş muydu? Kişiliği bu hoş kokunun sahibini arayacak kadar zayıftı. Kadınlara karşı zaafı olan biriydi. Kumar gibi tutkuydu aşk ve kadın onun için. Fakat şu an çok açtı ve ekmek alıp evine gitmeliydi donmadan. Halide Edip'in Sinekli Bakkal'ını andıran, camları kirden içeriyi gösteremez olmuş bakkala girdi nihayet. İşte oradaydı. Sokağa sinen kokunun kadını, onu sabah uykusundan verdiği seda busesi ile uyandıran, kemanı ağlatan kadın... Bakkalla bir şeyler konuşuyorlardı kadın. Aklına birden üzerine giydiği monta sinmiş olan iğrenç koku geldi. Kendi kendine iğrendi kokusundan. Ama bu saatten sonra yapacak bir şey yoktu. Bakkala sormalıydı, iki kokunun karışımından ortaya çıkan rengi. Bu güzel rastlantı delikanlıyı ne yapacağını bilemez ruh hallerine sokmuştu. Sesini, kokusunu hissettiği bu kadının siması nasıldı acaba. Ne yapmalıydı da görmeliydi o sesin çıktığı dudağı. İçindeki bu görme arzusu onun aptal tutumlar sergilemesine sebep olacaktı az sonra. İçindeki tutkunun oyuncağı olmuş, ekmek dolabından aldığı bir ekmeği bakkala uzatıp ne kadar olduğunu sormuştu. Bakkal sorulan soru karşısında şaşırmayıp, olağan tavrıyla yetmiş kuruş demişti. Bayanın, delikanlının içinin yağını eriten şuh kahkahası ve "Şimdiki nesil işte, ekmek fiyatını bile bilmiyor." Sözleri bir şamar gibi inmişti suratına. Kadını görebilme arzusuyla yaptığı bu aptallığı ömrü boyunca unutamayacaktı belki de. Bakkalın muşamba ile kaplanmış köhne masasına bıraktığı bir liranın üstünü bile almadan, elinde poşete sarmayı akıl edemediği ekmeği ile evine doğru yol almıştı. Yol boyu kadının kendisiyle alay eden kahkahası ona yoldaşlık etmişti Bu düşüncelerle yolu ne çabuk bitirdiğinin farkına bile varamamıştı. O, eve gelinceye dek ocağın üzerinde bekleyen çayı demini almıştı. Tavadaki yağa yumurtayı kırıp, iyice pişirdikten sonra masaya oturup yemeğini yedi. Güya yemek yemişti ama yemek mi onu, o mu yemeği yemişti hiç anlayamamıştı doğrusu. Uzun bir çay keyfi yapmak istiyordu aslında. Ama evin hali buna imkân tanımıyordu yazık ki. Zamanı az, yapması gereken iş çoktu. Yılbaşı vesilesiyle bugün uykuyla akşamı etmişti zaten. Bir an evvel eşyaları yerleştirmeli, yarına iş bırakmamalıydı. Yarının en önemli işi çalışacağı bir iş bulmak olmalıydı onun için. Arkadaşlarıyla beraber kaldığı bekâr evinden, içtiği sigara davasından dolayı ayrılmıştı. Aslında haksız olan da kendisiydi. Ne vardı sanki şu illeti evin içinde içmese! Sudan bir sebepten bir anlık sinirle apar topar toplanıp bu eve taşınmıştı. Tek başına işin altından kalkması zor olacaktı. Ailesinin kendine gönderdiği üç beş kuruşla bir evi idare edebilmek sandığı kadar kolay olmayacaktı. Gündüzleri iş, akşamları da okula gitmek onu epey hırpalayacak, anasından emdiği sütü burnundan getirecekti belki de. Hava epey bir kararmıştı. Kış mevsiminde gündüzlerin kısa olması da buna sebepti zaten. Allah'tan önceki kiracı gençlerden kalma bir iki yakımlık kömür ve odun kalmıştı da evi ısıtabilmişti. Ya sonrası ne olacaktı? Bunları düşündükçe omuzlarına daha da bir ağırlık çöküyor, düşlerinden uyanmak istiyordu. Yerleşme işini bitirmiş, kutuların hepsini boşaltmıştı. Boşalan kutuları da bantlarından açıp bir sonraki taşınma faslı için yatağın altına düzgün şekilde yığmıştı. Belli ki burada fazla kalamayacağını kendisi de anlamıştı. Ama anlasa da anlamasa da şu an için bir süre bu evde kalacaktı. Taşınma ve yerleşme derken epey yorulmuştu. Yorgunluk çayını hak ettiğini düşünüp bir çay demledi tavşankanı kıvamında. Yattığı odanın yan tarafında bir oda daha vardı. Camı aynı sokağa bakıyordu. Odada karşılıklı konmuş iki kanepe vardı. Yer yer kaplaması aşınmıştı. Ortada küçük ve kirden yağa bağlamış bir halı parçası atılıydı. Oda küçük olduğu için geçiş alanı bile dardı. Oda kapısının hemen sağ tarafında eski bir televizyon sehpası, sehpanın üstünde de ancak birkaç televizyon kanalını çeken eski bir televizyon duruyordu. Çayını alıp camın önüne bir sandalye çekmişti. Yanına atıştırmak için aldığı bisküvi paketlerinden birini açmıştı. Bir de televizyonun müzik kanallarından birini. Metal müziği andıran yabancı bir şarkı çalıyordu. Sandalyeye oturup sokağı seyre başlamıştı. Perdesi olmadığı için ışığı kapatıp, karanlıkta solumaya çalışıyordu sokağın havasını. Ankara'ya yağmur yağıyordu. Her ne kadar cam açık olmasa da yoğun bir is kokusu hissediyordu. Şehre ilk geldiğinde ne çok şaşırmıştı. Böyle bir şehri ilk defa görmüştü ne de olsa. Yaşadığı küçücük köyünden sonra kocaman bir şehir... Geleli dört yıl olmuştu buraya. Yaz tatillerinde bile çoğu zaman gitmiyordu memleketine. Yazları iş bulup çalışıyor, okul harcamaları için para temin etmeye çalışıyordu. Ankara ona hayatın zorluklarını da öğretiyordu eğitiminin yanı sıra. Düşen her yağmur tanesinde dünden kalanlarla yarının düşlerini harmanlıyor, kaldırımlara seriyordu bir bir. Yanmakta olan soba küçük evi epey ısıtmıştı. Her ne kadar hırkasını çıkarmış olsa da terliyordu. Camı açıp serinlemek istedi azıcık, O ana kadar dikkat etmediği bir tablo duruyordu karşısında. Tam karşıda yüreğine işleyen sesin sahibi duruyordu Eline aldığı bir kupa ile o da sokağı seyre dalmıştı. Hatta delikanlının kendisini gördüğünü bile fark etmemişti. Onun camında perde vardı ancak o perdeleri sıyırmış sokağı çıplak gözlerle seyretmek istemişti belli ki. Sabahki aptallığı aklına gelmişti yine. Kadının karşısında rezil etmişti kendisini. O alaycı kahkaha hâlâ kulağında vücut buluyordu. Aslında onun için bu rezil oluş ilk değildi. Kadınlara olan zafiyetinden dolayı okulun ilk yılında da güzel bir kızı tavlayabilmek adına iddiaya girmiş, sonunda da kaybedip kampüste bir süre atletle dolaşmak zorunda kalmıştı. Ama akıllanmak bilmiyordu. İnadına devam ediyordu aptallıklarına. Oysa bu defa bir başka koymuştu yaşadıkları ona. Kendisinden daha büyük bir bayanla karşılaşmıştı kesin. Kendisini küçük bulduğuna göre yaşı büyük olmalıydı mutlaka. Lakin böyle bir ses, böyle bir güzellik nasıl olur da yaşlanmazdı. Bu kadar etkileyici nasıl olabilirdi ki. Etkisinde kaldığı o narin sesi duyabilme arzusu hiç eksik olmayacaktı. Televizyondan gelen metal müziğin sesinin bile kemandan gelen ses olduğunu düşlüyor, o narin ellerde kendinden geçebilmeyi arzuluyordu. Tüm bu arzulanmaların girdabında kıvranırken kadının evinde bir hareketlenme olduğunu gördü. Kadının paniklediğini anlıyordu görüntüden. Sonra kadının evinin kapısında bir adamın ısrarla kapıya vurduğunu fark etti. Saat epey geçti, sokak ıssızdı. O sokağın insanları uykuya çoktan dalmışlar, rüyalarla sarmaş dolaş olmuşlardı bile Kadıncağız balkona çıkıp aşağıya eğilerek bir şeyler söylüyordu, el kol hareketleri yapıyordu. Sinirli ve tedirgin olduğu her halinden belli oluyordu. Dışarda yağmur hızını iyice arttırmıştı ama aklını yitirmiş olan bu adamın yağmura aldırdığı bile yoktu Neler olduğunu anlayabilmek ereğiyle pencereyi açtı. Kadının gündüzki sesinin aksine panik olmuş sesi geliyordu bu kez. Yarı ağlamaklı, yarı yalvarmalı bir şekilde gitmesini istiyordu adamdan. Kendisini rahat bırakmasını, huzurunu kaçırmamasını istiyordu. Adam alkollüydü, sinirliydi, ne konuştuğunu bilemez haldeydi. Kadının çaresizliğini görüyordu delikanlı ama elinden ne gelebilirdi ki! Adamın vazgeçeceği yoktu bu işten. Uzaktan gelerek bedeniyle kapıya vuruyordu açabilmek için. Açması da muhtemeldi zaten. Zira evler eski olduğu için dış kapıları da epey eskimiş, sürgüleri kapılara tutturan çiviler bile eğreti duruyordu. Nasıl olur da sokaktan bir Allah kulu uyanmazdı. Belki de bu sarhoş, kadına bir zarar verecekti. Adamın kim olduğunu bilmiyordu ama niyeti halis biri olmadığı da pek aşikârdı. Delikanlı bir hamleyle elindeki çay bardağını pencere önüne bıraktı. Montunu giyip dışarıya çıktı. Müthiş bir yağmur vardı dışarıda. Yağmur ki gök boşalıyordu sanki yaşananlara inat. Genç adam kadının evine gidip adama meydan okuyacaktı. Evet, serseriliği vardı az da olsa ama adama nasıl karşı koyacaktı? Aslında bunu bilmiyordu. Hislerinin esiri olup, âşık olmak üzere olduğu bu kadını o zor durumdan kurtaracaktı. Belki de kadını değil de kendini, bakkalda düşürdüğü aptal konumundan kurtaracaktı. Kendisini küçümseyen bu ufaklığın pek de basite alınmaması gerektiğini gösterecekti. İçinden bunları hesaplarken kadının evine çoktan varmış, adamla karşı karşıya gelmişlerdi bile. Adama burada ne yaptığını soracak, mahalle halkını rahatsız ettiği gibi laflar söyleyecekti ki önce adam atıldı lafa. _ Sen de kimsin birader? _Ben bu sokakta oturan bir vatandaşım. Sizin, gecenin bu vaktinde yaptığınızsa, hele de bir bayanın kapısına dayanıp bu şekilde davranmanız hoş bir davranış değil beyefendi. Lütfen şimdi gidiniz, sorununuzu gündüz vakti daha düzgün bir üslupla çözünüz. _Yoksa sen bu karının bir dümeni misin lan? _Ağzından çıkanı kulağın duysun kardeşim. Ben de bu mahalleye yeni taşındım. Bayanın kim olduğunu da bilmem. Sadece yaptığınız hoş değil. Benim tepki vermemin sebebi, şu an sokakta tek benim uyanık olmamdır. Bu olaya tanık olan kim olursa olsun aynı tepkiyi verir. _Sana ne kardeşim. Koruması mısın sen karımın? _Beyefendi, ben karınız olduğunu bile bilmiyorum. Ama karınız dahi olsa kendinize gelin lütfen! _ Git kardeşim surdan, adamın başını derde sokma gece gece. _Ne haliniz varsa görün o zaman! Diyerek oradan uzaklaşmaya başladı delikanlı. Ancak arkada bıraktığı tabloda değişen hiçbir şey yoktu. Kadının çaresizliği iliklerine biraz daha işliyordu sadece. Onun ağlamaklı sesi, lütfen yardım edin feryatları genci geri döndürmek için yetmişti artık. Adama bir kez daha sokağı terk etmesini rica etmişti. Ancak adam sokağı terk etmemiş, küfürler etmeye başlamıştı. Delikanlının soyunu sopunu bırakmayan küfürlerin gelmesiyle de sinirlerine hâkim olamayan delikanlının adama saldırması bir olmuştu. Tek gayesi biçare kadına yardım etmek olan birine adamın yakıştırdığı sıfata tahammül edememiş, içindeki tüm öfkeyi yumruklarına boca etmiş, karşısındaki ayyaşın suratına buse gibi kondurmuştu. Adam sarhoş olmanın da etkisiyle sırtüstü yere düşmüş, hareketsiz bir şekilde kalakalmıştı. Kadın, kavganın şiddetlenmesiyle kapının önüne gelmiş, yaşanan olaylara birebir tanıklık etmişti. Korkudan titriyordu zavallı. Konuşamıyordu, nutku tutulmuştu belki de. Yerde yatmakta olan adama bakan delikanlının omzuna elini uzatıp dokunmuş, delikanlıya kendisinin orada olduğunu haber vermek istemişti. Omzuna konan bu sıcak ve ürkek eli ruhunun en derinlerine kadar hissetmiş, arkasına dönmüştü bir an. Karşısındaydı işte kadını. Sahibi olmak istediği o büyüleyici sedanın sahibi, ilk defa görüyorlardı birbirlerini. İçlerinde birbirlerine sarılıp öylece kalma düşüncesi yatıyordu belki de. Yaşanmışlıklarını anlatıp, birbirlerinin kollarında huzuru bulmak arzusu... Daha fazla karşı koyamamışlardı hislerine. Kollarına almıştı korkudan titreyen kadını. Onun kadınıymış gibi çevrelemişti belini. İlk defa sıfır noktasında buluşmuştu dudakları bu yabancıyla. Duyduğu sesle tüm ruhuna hâkim olan arzuyu dudaklarına yüklemiş, kadınının dudağından kalbine indirecekti nihayet. Ne sıcak bir dokunuştu o öpüş, ne tutkuluydu. Kendilerinden geçmişlerdi kapı önünde. Erkek yağmurdan sırılsıklam, kadınsa ürkek bir düşün içinde salınıyorlardı öylece Ta ki delikanlının sırtından geçen kurşunun sokağa vurduğu yankı sesine dek. , Kadınının kollarında ölebilme arzusuna nail olmuştu son deminde. Ya o sesten ölecekti yüreği ya da kahpe bir kurşundan bedeni. Yağmur dinmiş, sokak hareketlenmiş, satıcılar avazı çıktığı kadar bağırmaya başlamışlardı. Ve bir ses geliyordu bodrum katındaki evden. _Aliiiiiiiii, oğlum, kalk artık! Okula geç kalıyorsun. Ne ağır bir uyku böyle!
Mehmet GÜZEL
|