Site içi arama : | Ana Sayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle | Hızlı Erişim :

(Görme Özürlüler İçin)
ÜYE GİRİŞİ

Kullanıcı Adı:
Şifre:
 
  Şifremi Unuttum!

Yazı Boyutu Büyüklüğü:
A-|A=|A+


E-Bülten Aboneliği

E-posta Adresiniz:

Arkadaşınla Paylaş

İsminiz:

E-posta Adresiniz:

Arkadaşınızın E-posta Adresi:

Kurucu Başkanımız Sayın Gültekin YAZGAN`ı 29.01.2012 Pazar Günü Kaybettik. Acımız Büyüktür;
Başımız Sağolsun.

 
Bağışlarınız İçin Banka Hesap Numaralarımız
 
Harita İçin Tıklayınız

Gümüş Kanatlı Atlar Ve Ahmet Sese Direniş Ve Sesle Yükseliş - Cankut Değerli


          Ahmet pencerenin önünde oturup dışarıda ki o güzelim yaz manzarasına bakarken düşünüyordu. Gümüş kanatlı at kendisini uzun zamandır ziyaret etmemişti. Bir sorun olmasa mutlaka gelir hüzünlü ve mutlu bütün anlarını kendisiyle paylaşırdı. Neden gelmemişti acaba? Bir sorun mu vardı? Yoksa başın bir şey mi gelmişti?
          "Aslında olası," diye düşündü Bu sabahın güzelliği bile gelip geçici Son günlerde her tarafta tuhaf şeyler oluyordu. Denizler yükseliyor, haziran ayı olmasına rağmen hava bazen buz gibi oluyordu. İnsanlar birbirleriyle anlamsız kavgalara girişiyor, her gün bilinmeyen ölümler meydana geliyordu. Bunun yanında bazı insanlar televizyonlara, radyolar çıkıp garip, nahoş, iç parçalayıcı ve nefret dolu ama aynı zamanda da oldukça rahatlatıcı bir ses, daha doğrusu bir şarkı duyduklarını iddia ediyorlardı. Bazı kesimler bunun ilgi çekici olsun diye uydurulmuş bir hikâye olduğunu söylemesine rağmen, Ahmet asıl bu şüphe yaratan olağandışlılığa karşı çıkan insanların yanıldığını düşünüyordu. Çünkü sanki zihninde bir yerlerde o televizyona çıkanların tarif ettiği gibi bir ses duyuyordu. Televizyon izlerken, radyo dinlerken, müzik dinlerken çok, çok kısacık bir an tuhaf bir şarkı gibi zihninden kulağına doğru akan zalimce ama rahatlatıcı bir müzik. Fakat bu rahatlamada rahatsız eden bir taraf vardı. Sanki birisi çikolatasını tuza yatırmış gibi, rahatlatıcılığının altında garip bir kötülük bir bozukluk vardı. İnsanlar bu yüzden sesin hem zalim, hem de rahatlatıcı olduğunu söylüyorlardı.
          Pencerenin önünden kalktı ve bilgisayarının başına geçip bir müzik açtı. Müzik parçasının sonlarına doğru yine o şarkıyı duydu ve ilk defa bir sözcüğü saniyeler içinde çekip çıkardı, 'kaos.' Kaos mu? Sonra yine oldu ve bir dizeyi çekip aldı. 'Ölüm ve kavga güçlendirsin bizi.' Şarkı o kadar rahatlatıcı değildi artık. Dehşet ve korku içinde bilgisayarı kapattı ve mutfaktan bir bardak su aldı. Odasına döndüğünde bunu yapanın kim ve ne olduğunu daha fazla merak ettiğini fark etti.
          Bilgisayar masasının çekmecesini açtı, Gümüş Kanatlı At'ın ona verdiği kalemi çıkardı. At, bu kalemi kendisine ne zaman ihtiyacı olursa çağırabilmesi için vermişti. Bu düşünceyle biraz rahatladı. Kalem dışarıdan bakıldığında bir tükenmez kalemden farksızdı. Kalemin altındaki düğmeye bastı. Ve havaya, göklere gümüş kanatlı atı çağıran bir mesaj yazdı. Biraz bekledi. Normalde, At ya kendisi belirirdi ya da mesajına ışıkla, yazıyla cevap verirdi. Ama at ona bir sesle karşılık vermişti; fakat bu ses oldukça zor duyuluyordu. Ses titriyor, duyulması imkânsız hale geliyordu. Nihayet sesin dediğini arılayabildi. 'Geceyi bekle. Lütfen sabırlı ol; çünkü bu gece diğerlerinden farklı olacak.'
          Gece yarısına doğru, evdeki herkes uyumuştu. Ahmet, yatağında dönüp duruyor, Gümüş Kanatlı At'ın gelişini merak ve heyecan içinde beklerken, başını kaldırdı, pencereden dışarı baktı. Yıldızlı gökte kara bulutlar dolaşmaya başlamıştı. Yaz olmasına rağmen bu bulutların gökyüzünde bu denli çok olması oldukça garipti. Sonra, cama doğru bir ışık yaklaşmaya başladı. Geliyordu işte! Bir ışık huzmesi içinde geliyordu fakat her zamanki gibi değildi. Bir gariplik vardı halinde; yolunda gitmeyen bir şeyler vardı. Gümüş Kanatlı At, en sonunda camdan içeri girdi. Yorgun ve halsiz görünüyordu. Evet. Kesinlikle yolunda gitmeyen bir şeyler vardı. Ahmet kalkmaya, yanına gitmeye yeltenince at yorgun yorgun yerinde kalmasını söyledi. "Korkunç şeyler oluyor..."
          "Korkunç mu?" Gümüş Kanatlı At iyi değildi zar zor konuşuyordu, hareketleri her zamankinden yavaştı ve Ahmet onun gözlerinde ilk defa korku ve ümitsizlik görüyordu.
          "Nasıl, nasıl korkunç?"
          "Lanetli bir ses var ama öyle ki bu ses bir şarkı içinde insanlara, canlılara ulaşıyor
          "Aman tanrım o duyduğu şarkı o tuhaf ses doğru muydu bütün bunlar insanların üzerindeki etkisi bu kadar kötü olabilir miydi bizlerin benliklerini aşabilir miydi. Gümüş Kanatlı At onun düşüncelerini okumuş gibi "Dinle," dedi. Ahmet dikkat kesildi. Yine o şarkı. Kaos isteyen, nefretle beslenen, kavga ölüm ve acı getiren o şarkıyı duyuyordu.
          "Nedir bu," dedi Ahmet. Yatağında korkuyla titriyordu.
          "Evrenin sonunu getirecek lanet," dedi gümüş kanatlı at. "Bu şarkı, kötülüğün sembolü. Dünyaya bak, insanların haline bak, kavga,kargaşa ,huzursuzluk dünyanın değişimini izliyorsun değil mi. Ne görüyorsun?" Evet, aynı şeyleri görüyoruz.
          Derin bir kederle söylemişti, korkularımız aynıydı,
          "İlerliyoruz, ama kötü tarafa doğru, öyle değil mi?”
          "Haklısın. Bu bizi yok ediyor, insanların içindeki umut, sevgi yok olursa ben ölürüm. Biz ölürüz." Haklıydı, şarkı zihninde dehşet verici imgeler yaratıyordu. Yürüyen ölüler, hayaletler, birbirlerini katletme arzusu ile yanıp tutuşan insanlar. Kısaca şiddet insanları, canlıları tutsak alıyordu.
          "Ne yapmalıyız?"
          "Bunu yok edecek tek şey zıddını yapmaktır. Daha fazla konuşamam. Yokluğum anlaşılmadan gitmeliyim" Sonra hava parıldadı ve bir yüzük belirdi. "Al onu. Yarın, gece yarısı bu yüzüğü tak. Benim olduğum yere geleceksin. Tehlike orada. Tüm insanların kaderi senin ellerinde." Ahmet daha sorusunu soramadan camdan çıktı gitti.
          Ahmet gerçeği gördü. O at ölüyordu. Umudun, sevginin gidişi Gümüş kanatlı güçsüz kılıyordu. Ahmet  onunla ilk tanıştığı geceyi düşündü. Ahmet'i alıp uzayı gezdirmişti inanılmaz bir geceydi. Gördükleri inanılmazdı o heyecanı sanki tekrar yaşadı. Gümüş kanatlı at ile neler yaşamışlardı birlikte dürüstlüğü, sevgiyi, hoşgörüyü, barışın, özgürlüğün ne olduğunu kıymetini, umudun gücünü. Ümitle beklenmeyeceğini ümitle  mücadele edileceğini öğrenmişti. Hata yaptığında ona bunları kim gösterecekti. Ve birçok şeyi ona ve arkadaşlarına yavaş yavaş sabırla öğretmişti. Ve şimdi güçsüzdü o zayıfladıkça onun timsali olduğu değerler zayıfladıkça kötülük güçleniyordu. Şimdi kaos geliyordu ve sevgiyi alıyordu. İnsanların içinden umudu çekip çıkarıyor, onları ve varsa diğer dünyaları sonsuz karanlığa mahkûm ediyordu. Ahmet bunları düşünürken uyuya kaldı.
          Rüyasında, ıssız bir saraydaydı. Saray kapkaraydı. Hiçbir ışık kaynağı yoktu. Mobilyalar, duvarlar bile kapkaraydı. Önünde yine her şey gibi kapkara bir taht ve tahtta oturan ve etrafındaki her şeyle bütünleşmiş gibi görünen bir kadın. Kadın siyahlara bürünmüştü. Aslında çok güzel bir kadındı, yüz hatları zarifti, omuzlarına inen siyah saçları vardı. Bir de gözlerindeki sonsuz kötülük olmasa... Kadın gülümsedi. Gülümsemesi dost canlısı gibi değildi, daha çok kötü bir birinin zaferine ulaşması gibiydi.
          "Evet," dedi kadın sakin sakin."Şarkım her yere yayıldı. Ölüyorsun, sevgi kelebeği! Yok, pardon, sevginin, dostluğun gümüş kanatlı atı mı demeliydim yoksa?" Kadın alaycı alaycı gülümsedi. Ahmet kadının bakışlarını takip etti. Ahmet’in gözleri dehşetle büyüdü. Dostu, kalın zincirlere vurulmuş, öylece yatıyordu.
          "Eğer muhafızlarım olmasa, kaçtığını fark edemezdim, değil mi, sevgi atı?" Kadının gülümsemesi yüzünü tamamen kapladı.
          "Beni kimse durduramayacak, ama hiç kimse!...."O çirkin sesin ardından Ahmet'in son gördüğü,, kör edici bir ışık oldu..
          Dehşet içinde uyandığında sabah olmuştu ve haziran güneşi ortalığı aydınlatıyordu. Fakat o, bunu fark edemeyecek kadar korkuyordu. Acaba gördükleri ve duydukları gerçek miydi? Gümüş Kanatlı At, tersini yapmasını söylerken ne demek istemişti acaba? Ahmet'in beyninde sorular ardı ardına şimşek gibi çakıyor;
          Sesler nasıl etkiliyordu yaşamımızı duymadığımız, duyduğumuz bütün sesler yaşamın ta içinden biz fark etmesek de bizleri nerelere götürüyor. Annenin ismini söylerken sesinin edası, radyodaki müziğin tınısı, tavada pişen yumurtanın cızırtısı, yağan yağmurun şıkırtısı, ya kelebeğin kanadının sesi duyamıyoruz değil mi? ya duymadığımızı sandığımız birçok şey onlarında bizim üzerimizde neler yarattığını nerden biliyoruz duymadığımızı sanarak yok mu sayayım? Doğanın sesini içselleştirerek onunla birlik ve ahenk içinde bizi biz yapan değerleri beslemesine müsaade edelim. Peki, doğanın mucizesine aykırı bu ses için ne yapacaktı! O şarkı sanki yeniden ona sesleniyordu duymamak istercesine kararlıkla yerinden kalktı. Bu gece gidecekti ve bu gece bitecekti. Ya o ve dostu bitecekti, ya da kötülük bitecekti.
          Ama nasıl! Bunu düşünmek onu delirtiyordu. Ses sürekli zihninin bir yerinde varlığını hissettirirken onu da etkisi altına almayı beklerken, bunu düşünmek hiç kolay değildi.
          Kaygıyla rutin işlerini yaptı. Korkusunu hiç kimse anlamadı. Bir ara internete girip neler olduğuna baktı. Al işte, yeni bir ölüm haberi daha gelmişti. Haber şöyleydi: "Dün, İstanbul'un göbeğinde saat üç sularında bir baba, çocuğunu bıçakladı. Bu sabah erken saatlerde ifadesi alınan zanlı, bunu nasıl yaptığını hatırlamadığını söyledi. Zanlı, en son kulaklarında tuhaf bir melodi duyduğunu anlattı." Daha bunun gibi birçokları. Ahmet'in artan huzursuzluğu, gece yarısına doğru daha fazla artmıştı. Gece yarısına on dakika kaldığında çocuk odasında voltalar atıyor derin nefesler alıp veriyor, bir yandan da her ne yapacaksa artık yapabileceği konusunda kendisini teskin etmeye çalışıyordu. En sonunda yatağına oturdu ve gece yarısını bekledi. Beş dakika... Dört dakika... On saniye... Dokuz... Sekiz... Dört... Üç... iki... Bir... Ve işte saat on iki olmuştu.
          Ahmet, yavaşça yerinden kalkıp bilgisayar masasının çekmecesine doğru yürüdü. Boğazı kurumuştu, elleri buz gibiydi. Çekmeceyi açtı ve yüzüğü çıkarıp parmağına taktı. Bir ışık huzmesi etrafını sardı. Odası gözden kayboldu. Işıkların içinde bilinmeyene doğru yolculuk yaparken sinir ve korku katsayısının inanılmaz derecelere ulaştığını hissediyordu. Ama durmayacaktı asla. Gerekirse Gümüş Kanatlı At’ı kurtarmak için canını verecekti. Ayakları sert bir zemine bastığında ilk başta şaşırdı; fakat sonra burasının rüyasında gördüğü yer olduğunu fark etti. İşte o kadın da, tıpkı dün rüyasında olduğu gibi karşısındaydı. Kadın, başını kaldırıp Ahmet'e, onu küçük görürcesine baktı.
          "Bir zavallı insancık gelmiş," dedi alaylı alaylı. Ahmet İnsan bir merhaba der, bu ne nezaketsizlik. Fakat bu kadının ne olduğunu kendine hatırlattı. Sonra, duruşunu dikleştirip kadının kara gözlerine ta içine baktı.
          "Nerede," diye sordu donuk bir sesle. Kadın neden söz ettiğini anlamıştı.
          "Olması gereken yerde, çocuk. Ama onu şimdi getireceğim, ölümünü izlemesini istiyorum." Parmağını şaklattı. Hiçbir uyarı belirtisi olmaksızın gümüş Kanatlı At, devası bir kafesin içinde belirdi. Yüzü onlara dönük, sabit ve yorgun bakışlarla izliyordu.
          Bu arada, kadın ayağa kalktı. Elinin tek bir hareketiyle etrafında bir sürü müzik aleti belirdi. Fakat bunlar, da kapkaraydı ve Ahmet'in düşüncesine göre, bunlar da büyülüydü. Kadın, o zalim, nahoş şarkısına başladı ve etrafta dans etmeye başladı. Müzik aletler, kendi kendilerine, bu çirkin melodinin kendilerine ait kısımlarını çalmaya başladılar. Müzik hareketleydi, ama kaosun kendisi kadar düzensizdi. Bu arada Ahmet de kalın iplerle sarılmıştı. Şarkı güçlendikçe güçlendi, Ahmet’ in zihninde korkunç imgeler oluşturdu. Ahmet düşüncelerini kafasından kurtulmaya çalışarak yanındaki Gümüş Kanatlı At’a baktı. Bayılmış gibi duruyordu, tepkisizdi. Sonra bir şey, Ahmet'in kafasında yıldırım gibi çaktı. Tersini yap...' demişti gümüş kanatlı at ona. Kaosun, savaşın tersi neydi? Sevgi, dostluk, barış, düzen. Tabii ya! Ahmet gözlerini kapattı ve kendisini etraftan olabildiğince soyutladı. O bir orkestra şefiydi. Onun da etrafında müzik aletleri vardı. Yaşadığı güzel anları, mutluluklarını, sevinçlerini düşünerek notaları dizmeye başladı. Sonra bu nahoş şarkının arasında, başka bir şarkının daha yükselmekte olduğunu duydu. Coşkulu, mutlu, sevinç dolu, insana gidip birileriyle dost olmasını söyleyen bir şarkıydı. Bu Ahmet'in notalarıydı. Ahmet, şarkısını biraz daha yükseltti ve onun denizleri, dağları, ovaları aşmasını ve insanların kalplerine ulaşmasını istedi. Şarkısı yükseldi. Şimdi o kadar yüksek sesle çalıyordu ki büyücü kadının kulaklarını tıkamaya çalışıyordu. Öte yandan, kendi yaptığı şarkı içini mutlulukla doldurdu, notalar kötülüğü çıkarıp attı. Ahmet gözlerini açtı. Sol tarafında yaylılar, vurmalılar, nefesliler ve diğer bir sürü müzik aletinden oluşan dev bir orkestra onun aklından geçen notaları çalıyordu. Diğer tarafta, kötü hükümdar durmuş, dehşet içinde olanları seyrediyordu ve yüzü beyazlamıştı. Gücünün azaldığı her halinden belliydi. Diz çöktü, Ahmet'in orkestrasını dağıtmaya çalıştı. Fakat beceremedi. Sonra Ahmet, yanından bir parçalama sesi duydu. Gümüş Kanatlı At, demir kafesi darmaduman etmiş, yüzü mutlulukla ışıldayarak Ahmet'in yanına geldi.
          "Aferin sana, bunu çözebildiğine çok sevindim" deyip Oda Şarkının ahengiyle orkestranın bir ferdi gibi coşkuyla ritim tutuyordu. Ahmet gülümsedi.
          Kara Hükümdar, yere uzanmıştı, bedeni ışıldıyordu. Sonra etrafını saran ışıklar onu yok etti.
          "Buradan gidelim," dedi Gümüş Kanatlı At. "Burasının da işi bitmek üzere." Ahmet'i sırtına aldı ve onu evine götürürken o güzelim şarkı bütün evreni sarmıştı. Dünyanın üzerindeki kara bulutlar dağılıyordu. Sabahın ilk ışıkları dünyaya yeniden huzuru ve mutluluğu getiriyordu.
          Eve geldiklerinde o ve arkadaşı çok mutluydular. Gümüş kanatlı atın gözlerinde minnet ve güven vardı. Kendisini çok özel hissetti Ahmet. Konuşmadan anlaştılar huzur dolu yarınlar dilediler birbirlerine. Ahmet ardından sevgiyle bakarken at başını çevirdi ve dostluklar,sevgiler her zaman kazanır.

Cankut DEĞERLİ