Site içi arama : | Ana Sayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle | Hızlı Erişim :

(Görme Özürlüler İçin)
ÜYE GİRİŞİ

Kullanıcı Adı:
Şifre:
 
  Şifremi Unuttum!

Yazı Boyutu Büyüklüğü:
A-|A=|A+


E-Bülten Aboneliği

E-posta Adresiniz:

Arkadaşınla Paylaş

İsminiz:

E-posta Adresiniz:

Arkadaşınızın E-posta Adresi:

Kurucu Başkanımız Sayın Gültekin YAZGAN`ı 29.01.2012 Pazar Günü Kaybettik. Acımız Büyüktür;
Başımız Sağolsun.

 
Bağışlarınız İçin Banka Hesap Numaralarımız
 
Harita İçin Tıklayınız

Boşluk - Musaffa Derman


          Seslerin ne zaman tam olarak görüntülerin yerini aldığını hatırlamıyorum. Yavaş yavaş önem kazandı duyduklarım; gördüklerim azalıp, gördüğümü sandıklarım haline dönüşürken, boşlukları sesler doldurdu. Giderek daha önce hiç duymadığım, belki de duyduğumu fark etmediğim sesleri duyar oldum. Bir çiçeğin açışının, bir solucanın sürünüşünün sesi, çaydanlıkta birikmekte olan kirecin, keçeleşmiş bir terliğin içindeki ayağın kaşıntısının sesi, evdeki yardımcının bakışının, kızımın omuz silkisinin sesi, kocamın kafasını iki yana sallayışının, benim boş verişimin sesi. En çok da konuşmaların ardındaki sesleri duyar oldum; söylenenlerden çok söylenmeyenleri, bastırılmaya çalışılan hisleri, gem vurulan özlemleri, hasletleri, gizlenen niyetleri.
          Önceleri eğlendiriyordu bu durum beni. Gittiğimiz restoranlarda, çay bahçelerinde yan masalardaki insanların konuşmalarına kulak kabartıyor, kim kimi kandırıyor, kim gerçek duygularını ortaya koyuyor, kim neyi nasıl saklıyor dinleyip kendimi eğlendiriyordum. Ancak giderek konuşmaların ardındaki daha derin anlamları da fark etmeye başladım. Belli bir ton, bir sesin belli bir yerde hafifçe titremesi veya yükselmesi gibi farklılıkları ayırt edebilir, konuşan kişinin karakterini belki kendisinden bile daha çok tahlil edebilir hale geldim. Etrafımdaki insanlar maskelerinden sıyrıldıkça kendimle de daha çok yüzleşir oldum. Peşini bıraktığım hayaller, vazgeçtiğim insanlar, en çok da gitmediğim görmediğim yerler, yapmadığım şeyler beni esir almaya, uykumda bile rahatsız edip canımı acıtmaya başladı. İnce ince kırılan kalbimin sesi tüm sesleri bastırır oldu, verildiği halde tutulmamış olan tüm sözler, ateşi beslenmediği için sönmüş olan tüm tutkular olanca ağırlıklarıyla omuzlarıma çöreklendiler.
          İşte Füsun tam da böyle bir zamanda görmeye geldi beni. Ölmüş kız kardeşimden yadigar, büyürken üzerine titrediğim, annesizliğin acısını unutturmak için elimden geleni ardıma koymadan yetiştirdiğim yeğenim. Yurtdışında yaptığı eğitimini tamamlayıp dönmüştü, o cıvıl cıvıl şakıyan sesiyle heyecanla bir şeyler anlatırken, cümlelerinin ardında bastırılmaya çalışılan kahkahalar gizliydi sanki.
"Haydi çıkar artık ağzındaki baklayı," dedim.
"Aman teyze, sizden de bir şey saklanmıyor," dedi yine gülerek.
"Eee hadi anlat o zaman, kimmiş, kimin nesiymiş..." diye üsteledim. Başladı anlatmaya,   yakışıklılığından,   kibarlığından   dem   vurdu,   bir süredir görüştüklerini, artık işin ciddiyete varacağını düşündüğünü belirtti, işindeki başarısından, sorumluluk sahibi oluşundan, geleceğe dair niyetlerinden söz etti. Havada asılı kalmış olan "Ama..." yı duyabiliyordum, neden tereddüt ettiğini sordum.
"Yine de sizin fikrinizi de almak istiyorum, yıllardır bana annem kadar yakın oldunuz, sizin onayınız benim için çok değerli," dedi.
"Elbette kızım," dedim, "Getir delikanlıyı da bir tanışalım o zaman".
          Birkaç gün sonra erkek arkadaşı Sinan'la tanıştığımda önce sesini çok beğendim. Kalınca, hafif titreşimli, kendinden emin bir ses. Kelimelerini dikkatle seçiyor, cümlelerini özenle tertipliyordu. Buna karşılık Füsun'un sesindeki canlılık, parıltı, onunkisinde yoktu. Füsun heyecanla ortalıkta dolaşıyor, ikrama yardım ederken bir yandan da geçen hafta gittiği bir konserden veya gitmeyi planladığı bir oyundan bahsediyor, sık sık gülüyordu. Sinan ise hafif yollu bazı mırıldanmalarla dediklerini onaylıyor ancak sanki kendisinden bir şeyler katmıyordu bu konuşmalara. Adını koyamadığım bu farklılığın tam olarak ne olduğunu dinlemeye çalışırken, birden anladım. Arka planda sinsice yaklaşmakta olan karanlığı gördüm. Füsun'un yaşam enerjisinin üstüne çöreklenmeye hazır bir sis bulutu, neşenin, heyecanın üzerini örtmeye hazırlanan bir gölge, tutkuyu, coşkuyu söndürecek olan inceden bir yağmurun ilk damlaları. Görüşmemizi bir şey belli etmeden tamamlamayı başardım ancak Füsun daha sonra beni görmeye geldiğinde rahatsızlığımı daha fazla saklayamadım. İçimden geçen ne varsa söyledim ona, kendi hayatımı gösterdim örnek olarak, yaşam enerjisini çalarak onu olduğu kişi olmaktan vazgeçirecek bir adamla evli olmanın ne anlama geldiğini anlattım. Günlerin giderek nasıl da uzayacağını, aynılaşacağını anlattım,   gelecek için   hiçbir  umudunun   kalmamasının   insanı   nasıl kuruttuğunu, parıltısını söndürdüğünü ve en sonunda da taşıdığı zincirlerin ağırlığıyla insanın omuzlarının nasıl çöktüğünü ve kendi sesini kullanmaya kullanmaya insanın nasıl da konuşur ancak hiçbir şey söylemez hale geldiğini olanca çıplaklığı ve dehşetiyle anlattım ona. Tüm bu süre boyunca Füsun, hiçbir şey söylemedi. En sonunda onun bu sessizliğinin ne kadar uzamış olduğunun ayırdına varıp sustum ben de. Susunca, diğer şeyleri de fark ettim tabii; ağlamamak için kırpıştırdığı gözlerinin, titreyen dudaklarının sesini duydum. Yeğenim en sonunda konuştuğunda, kibar bir kaç teşekkür ve veda kelimesi mırıldandı ve benim başka bir şeyler söylememe izin vermeden telaşla oradan ayrıldı.
          Sonradan bir kaç telefon konuşması yaptık elbette, ancak bunlar sıradan konuşmalar olmalı ki fazla bir şey hatırlamıyorum. Zaten o günkü çıkışıma dair utancımın üstesinden de gelebilmiş değildim pek, o görüşmeye hevesli değil gibiydi, ben de üstelemiyordum. Yıllar geçiyordu, ben karanlıklara sığınmış, içimdeki boşluğu seslerle doldurmaya çalışarak yaşlanıyordum, o ise hep uzaklarda bir yaşantıdan diğerine koşuyordu. Sinan'dan ayrılmıştı, bir takım renkli, sanatsal işlerle uğraşmaktaydı, yurtdışı seyahatlerine çıkıyor, kızımın bana okuduğu kadarıyla bazen bir gazetede veya dergide yaptığı işlerden söz edildiği oluyordu. Üstüne titrediğim yeğenimi kendimden uzaklaştırmış olmaktan büyük bir üzüntü duyuyordum ancak içten içe benimle aynı kaderi paylaşmamış olduğunu gördükçe seviniyor, hatta yaptığımın bir nevi kahramanlık olduğunu düşünüyordum. Fedakarca bir kahramanlık, kahramanca bir vazgeçiş.
          Bir gün, kocamla her zamanki gibi camın önündeki koltuklarımıza kurulmuş akşamüstü çayımızı içiyorken aradı Füsun. Sıradan hayatımızda sıradan bir gündü, kocam yine esen rüzgarın Lodos olması gerektiğini çünkü romatizmalarının dün geceden beridir yavaş yavaş ağrımaya başladığını anlatıyor, bense dizimdeki battaniyenin tığ işi düğümlerini elimle sayarak onu kaç yıl önce örmüş olduğumu anımsamaya çalışıyordum. Yeğenimin sesini duyduğuma sevinmiş, yaşayamadığım hayatı onun anlatacaklarında yaşamaya hazırlanırken duydum onu yine. Boşluğun sesini duydum sözlerinin ardında. Birden fark ettim aradan geçen yılların sayısını, artık yaşlanmakta olan bir kadın gibi görünüyordu muhtemelen. Dönüşmüş olduğu kadını gördüm kelimelerinde; bakımlı, şık, dolu dolu bir hayat yaşayan ama yalnız bir kadın. Gardım sürekli ayakta tutmaya çalışmaktan yorulmuş, onu sıradanlaştıran, basitleştiren huylarını, en çirkin hallerini, hasta zamanlarını ve zayıflıklarını kimseyle paylaşma olanağı bulamamış, her gün yatarken gördüğü yüzün her sabah uyandığında gördüğü yüz olmasının insana verdiği güvenli tekdüzeliği hiç yaşayamamış bir kadın. En önemlisi, annesinin erken ölümünün acısını hafifletecek ve ona en ummadığı zamanlarda bile sevginin muazzam gücünü verecek olan o sesi, o "Anneciğim!" diyen sesi, bir kez bile duymamış bir kadın. İşte tüm bunları gördüm konuşmasında ve yıkıldım. Ona seçim hakkı tanımamıştım, dünyaya kulaklarıyla değil gözleriyle bakan bir insandı o, ben onu etkilemesem, başka bir dünyanın sırlarını onunla paylaşmasam belki de hiç görmeyecekti bazı şeyleri, belki öyle de mutlu olacaktı. Belki... kim bilir.
          Kocam derisi parşömen kağıdı gibi yıpranıp incelmiş elini benimkisinin üzerine koydu yumuşacık, "Daldın gene hanım," dedi. "Kendi dünyanda, benim ulaşamadığım yerlere gitme, sıkılıyorum burada" demekti bu. Sonra kızım seslendi "Anneciğim bir çay daha alır mıydınız?" ve ısındı içim yeniden, içeceğim çay kadar ısındı birden.

Musaffa  DERMAN