Site içi arama : | Ana Sayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle | Hızlı Erişim :

(Görme Özürlüler İçin)
ÜYE GİRİŞİ

Kullanıcı Adı:
Şifre:
 
  Şifremi Unuttum!

Yazı Boyutu Büyüklüğü:
A-|A=|A+


E-Bülten Aboneliği

E-posta Adresiniz:

Arkadaşınla Paylaş

İsminiz:

E-posta Adresiniz:

Arkadaşınızın E-posta Adresi:

Kurucu Başkanımız Sayın Gültekin YAZGAN`ı 29.01.2012 Pazar Günü Kaybettik. Acımız Büyüktür;
Başımız Sağolsun.

 
Bağışlarınız İçin Banka Hesap Numaralarımız
 
Harita İçin Tıklayınız

Koca Kulaklı Göz - Nur BERTAN


          Gün, zamanın renklerine boyanmış, üzerinde o günün tarihi yazılı olan, elimizden kaçan, uçan bir balonun gökyüzünde süzülmesiyle başlamıştır. Gün içinde tüm uğraşlarımız; eşofmanını giyinmiş koşuya çıkan yelkovan ve akrebe ayak uydurmaya çalışarak geçmiştir. Akşam olduğunda, gezintisini bitiren uçan balon karanlıkta kaybolmuştur. Gece, ay dede, bitmeye yakın olan güne el sallamıştır. Saatine bakar, vakit ilerleyince de; ıslığıyla ninniler çalar. Yıldızlar, küçücük ağızlarını açarak esnerler. Biz de, farkında olmadan bu melodiyi duymuşuzdur. Mahmurluk üzerimize çökmüştür. Bizi uykuya götürecek olan o muhteşem araca; yani yatağımıza yatarız. Ve rüyalara doğru bir yolculuğa çıkarız.
          O sabah; yolculuğum kendiliğinden bitmemiş; uyanmamış tam anlamıyla uyandırılmıştım. Ne zaman başımı koymak istesem karşılıksız bana kollarını açan şefkat torbası yastığıma gömülmüşken; şıngır şıngır bir sesle irkildim. Bu perdemin açılması için çekiştirildiğinde çıkan sesti. Daha çok erken olduğunu tahmin etmiştim. Umursamak istemedim. Sonra yavaşça açılan pencerenin gıcırtısını duydum. Hiç kımıldamadım. Camdan içeri dolan rüzgâr yüzümde hoplayıp zıplayınca iyice kendime gelmiştim, artık tam anlamıyla uyanmıştım. Etrafta bu gürültüleri çıkaran birini hissetmemiştim. Şaşkın bir biçimde öylece kimsenin olmadığı odama sordum;
         "Ne oluyor acaba?"
          Beklemediğim bir yanıt alınca; korktum. Duyduğum neşeli bir ses bana:"Merhaba, günaydın. Seni uyandırmak da ne kadar zor oluyormuş. Daha çok işimiz var." dedi. Hala uyuyor muyum acaba diye biraz sessizce bekledim, gözlerimi ovuşturdum ama açık penceremden yüzüme vuran serinlik gerçekti. Camı kapattım öncelikle, hafifçe öksürdüm ve sordum:
         "Sen de kimsin? Uzaylı mısın?"
          Kıkır kıkır güldü. Koştu, üzerime çıktı ve bacağıma oturdu:
         "Ben, senin üçüncü gözünüm. Sende gizliydim ve ortaya çıkma zamanımı bekledim." dedi. Bu sefer ben gülmüştüm. Uzaylıyım deseydi daha az tedirgin olurdum. Çok saçma gelmişti. Sorularıma devam ettim:
         "İyi de ben görme engelliyim. İki gözüm de görme görevini yerine getiremiyor. Sen yanımdayken de göremediğime göre; üçüncü bir gözün bana ne faydası var ki?" Elimi minicik elleriyle sımsıkı tuttu. Ben, heyecandan titriyordum. Sakin bir sesle açıkladı;"Benim kocaman kulaklarım var, bunlar duyduğunu algılamak için, algıladıklarını yaşamını kolaylaştırmada kullanabilirsin. Yani görerek yapabileceğin birçok şeyi duyarak yapman konusunda yardımcı olacağım" dedi. Elimi aldı kulaklarına dokundurdu, gerçekten de kocaman kulakları olan kocaman bir gözdü. Ama benim kafam karışmıştı. Tamam, sesleri güzel duyabiliyorum. Bu sesleri, görerek yapabileceklerim yerine nasıl koyabilirdim ki? Soru işaretlerinin oluşturduğu çemberin ortasında oturuyor gibiydim. Düşüncelere dalmıştım. Koca kulaklı göz, ellerini şaklattı:
         "Haydi bakalım görme engelli arkadaşım! Ses, görmeyen birin sahip olduğu paha biçilemez bir çift pırlanta küpedir. Kulağından asla eksik etme. Yaşayacağız ve deneyeceğiz. Böylelikle sesleri nasıl faydalı hale getirebileceğimizi öğreneceğiz. Ben öğretmenin, koca kulak... Ders başlamıştır." dedi ve dışarda bu konuyu daha iyi öğrenebileceğimden dolayı apar topar evden çıktık.
          Koca kulaklı göz, bir cüzdan kadar küçük olduğundan kot ceketimin cebine sığmıştı. Kulakları dışarıda kalmıştı. Âmâ ziyanı yoktu. Onu görme engelli olmayan hiç kimse fark edemeyecekti. Otobüse binmemiz gerektiğinden durağa doğru yürüyorduk, ayağımı yere hafifçe sürtüyordum, yürürken böylelikle yolu daha iyi hissedebiliyordum, bu yüzden yavaş ilerliyorduk. Bastığım yerlerden dökülen yaprakların hışırtı sesi geliyordu. Mevsimlerden sonbahardı, bana hep keman, yan flüt ve viyolonsel ile sözsüz hüzünlü bir şarkının eşlik ettiği; terk edilen bir sevdalının bir ağaç gibi olan yüreğinde, anıları saklayıp eskittikten sonra yalnız kalma pahasına onları dökmesini ifade ederdi. Bu düşünceler içerisindeyken durağa geldik. Hatta otobüsümüz de gelmiş idi. Kocakulak, uyarınca fark ettim. Binerken şoför beye sordum:"Kadıköy mü?" Şoför bey nazikliğini evde unutmuş olmalı ki; ilkin sesini çıkarmadı. Sanırım kaş göz işareti yapıyordu. Sorumu tekrarlayınca bana:
         "Görmüyor musun?" dedi. Görmediğime dair üzerimde hiçbir aksesuar yoktu sanırım ondan anlamamıştı. Engelli kartımı gösterince durumu fark etti. Otobüstekilerin yardımıyla bir yere oturdum. Koca kulağın varlığını unutmuştum. Ta ki; otobüsteki ses sistemi konuşana kadar. Durakları okuyunca cebimde bir o yana bir bu yana gidip duruyordu. O eğlenceli sesiyle:"Bak ineceğin durağı göremeyecektin ama duyabileceksin. Bu ses, senin istediğin yerde inmeni sağlayacak." dedi. Gülümsedim. Ben de sevinmiştim. İşte gözün yapması gerekeni kulağın yaptığı ilk dersimizdi. Dudaklarımdaki tebessümü dağıtmadan:"Kocakulak öğretmenim evet haklısın. Keşke çok yaygın olsa bu sistem. Her otobüste ve bütün toplu taşıma araçlarında olabilse." diye dileklerime ekledim. Sesin bir görme engelli için gerçekten kolaylaştırıcı olduğunu düşündüm.
          Otobüsten inince kocakulak beni kitapçıya götüreceğini söyledi. Sinirlenmiştim. Kitap okuyamayan birinin orda ne işi olabilirdi ki? Off diye iç geçirince durumu fark etti kocakulak:"Şikâyetçi olma. Bu öğrenmen gereken bir şey. Hep kadın-erkek eşitliğinden mi bahsedeceğiz biraz da göz ile kulağı eşitleyelim." dedi cebimden yükselen kahkahasıyla.
          Kitapçıya gelmiştik. İçerde dolaşıyorduk. Rafa atladı. Oradan bir kitap verdi bana, üzülmüştüm, okumayı çok isterdim. Kapağına dokundum, açtım, sayfalarını çevirdim. Suratım çok asılmıştı, buraya gelmemiz ne kadar da manasızdı. Kitapçıdan çıkınca dudaklarımı büktüm. Gözlerim, istediği bebeği alamamış çocuğun gözleri gibi, dolu doluydu. Rüzgârın dağıttığı saçlarımı düzeltirken kafamdaki tokayı hissetmiştim. Âmâ bu toka değil, toka sandığım koca kulaktı. Kızdım:
         "Ne işin var senin saçımda?" dedim. Sesim dövmek ister bir tondaydı. Hiç çekinmeden pişkince güldü:
         "Eğer ağlarsan, dökülen gözyaşlarını tutmak için buradayım. Gelir misin, şurda on adım ileride bir bank var, oturalım. Sana bir sürprizim var." dedi. Artık onun ciddiyetine inanmıyordum. Âmâ merak da etmiyor değildim. On adım saydım. Geldiğimi anlayınca da oturdum. Cebimden çıkıverdi birden Kocakulak. Benim kulağıma yaklaştı ve bir kulaklık taktı. Ne dinlettireceğini sıkıntıyla beklemeye başladım. Bir konuşma sesi başladı. Bu kitap Türkiye Görme Özürlüler Kitaplığı'nda (TÜRGÖK) hazırlanan..."duyduğuma inanamadım. Kitap mı? Ağzım açık kalmıştı. Herkesin dilinde olan, benim okuyamadığım için konuşmalara katılamadığım"Aşk" kitabı okunuyordu. Sevinç tüm mutsuzluğumu bir anda yutuvermişti:
         "Kocakulak öğretmenim, inanamıyorum. Ses; beni kitap dünyasına götürdü." dedim. Çok heveslenmiştim. Ses; okumak fiilinin üzerine kilitlenmiş kapıları açmıştı.
          Görme engelliler için okunan kitabı dinlemeye dalmıştım. Kulaklarımda cümleler uçuşuyordu, ne kadar da güzeldi. Âmâ bu daha ikinci dersti ve okul bitmemişti, Kocakulak beni dürtünce anladım. Kulaklığı kulağımdan çekti, tekrar cebime girdi. Oradan o neşeli sesine, ciddiyet katarak konuştu:
         "Evde yatağının kenarına birçok kitap cd"si bıraktım. İstediğinde okuyabilirsin. Şimdi öğretimin başka bölümüne geçiyoruz." dedi. Bana yolları tarif etmeye başladı. Anlaşılan yine bilinmedik bir yerde, bilinmedik bilgiler öğrenecektim. Dediği yere geldiğimizde bu dükkânla ne alakamız olduğunu çözememiştim. Satış temsilcisinden bana yardımcı olmasını istedim. Bana bilgisayarları tanıtınca öylece kalakaldım. Ekranı olan bir aracı, görme engellinin kullanması uçuk bir fikirdi. Konuyu sessizce ama boş boş dinledim. Kocakulak;"Anlatılan bilgisayarlardan hangisi hoşuna gittiyse; klavyelerine de dokunma duyunla bak, beğendiğini ayırt. Benim sana hediyem." dedi. Herhalde bilgisayarda yazılanları o okuyacaktı bana."Su bardaklarının arasına karışmış çay bardağı" kadar yabancı bir hisle ayırttım beğendiğimi.
          Satıcının da bu duruma biraz şaşırdığını düşündüm. Dükkândan çıktığımızda bir şey demedim. Koca kulak da sessizdi. Sustuk ve yürümeye devam ettik.
          Dudaklarım kımıldamıyordu, ses çıkmıyordu ama içimde sürekli vıdı vıdı eden konuşmalar geçiyordu. Bunları dışarı çıkarmaya karar verdim. Kocakulak yanımda olduğundan beyaz bastonumu almamıştım. Kocakulak beni yönlendiriyordu. Nereye gittiğimi bilmemek çok sinir bozucu geliyordu, dayanamadım sordum:"Kocakulak öğretmenim, nereye gidiyoruz? Eve gitme vaktimiz gelmedi mi?""Hayır, daha neden bilgisayar aldığımızı anlaman gerekiyor. Dersi yarım bırakmak olmaz." dedi. Kaşlarını çattığını hissediyordum, ses tonuna yansıyordu. Onun öğretmediği, benim bildiğim bir şeydi bu; ses sayesinde yüz ifadesini tahmin edebilmek. Yine de sesi canlılığından bir şey kaybetmiyordu. Bu uzun yollar benim enerjimi eksiltiyordu... bir de bilinmezlik tabi. İçimdeki sesten anladığım kadarıyla; benim de dudaklarımda tebessüm yoktu.
          Hızlı atmaya çalıştığım adımlar nedeniyle sanırım; organlarım bir bando takımı gibiydi. Kalbim davul bölümünde olmalıydı. Küt-küt, çabuk-çabuk ve ritmik bir şekilde atıyordu. Birden içimdeki orkestra sustu, durduk. Gelmiştik. Kocakulak, beyaz bir binanın önünde olduğumuzu ve burada kurslar verildiğini anlatıyordu. Hem bilgi veriyordu hem de beni içeri götürüyordu, asansöre bindik. Çıkarken, asansörün sesinden katların sayılabileceğini söylemeden geçemedi. Doğruydu. Eğitim aşkımız, gayet yoğundu. Asansörden inince bir odanın kapısına gittik, kapıyı çaldık, içeri girdik, bir bayan sesi karşıladı bizi;
         "Hoşgeldiniz, buyurun." dedi ılımlı bir ses tonuyla. Kocakulak, cebimden fırladı. Bir yere gitti, heyecanlı heyecanlı konuşmaya başladı:
         "Merhaba Mürşide Hocam. Size bir öğrenci tanıştıracağım. O da, sesle yapılabilecek her şeyi öğrenmeli. Bugün bilgisayar siparişini verdik bile." Kulaklarıma inanamıyordum, acaba bayan onu duymuş muydu ki? Ellerimi cebime attım, neredeyse nefesimi tuttum ve bekledim. Bayan sevecen bir sesle:
         "Tabiî ki kocakulak. Ses, bir görme engellinin ışığı olabiliyor. Aydınlattığı yolda ilerleyebilmeyi öğrenmek, görerek yapılması gereken bir şey değil." Dedi. Çok şaşkındım, kekeledim, yutkundum, bir sandalyenin varlığını hissettim. Oraya oturdum. Başımı yere doğru eğdim ve sordum:
         "Siz Kocakulağı tanıyor musunuz?" Güldü Mürşide hanım. Yanıma geldi. Rahatlamamı ister gibi elini hafifçe omzuma koydu;
         "Kocakulağı görme engelli olan herkes tanır." dedi."Gel bakalım seni sesli bilgisayarlarla tanıştırayım. Bu bilgisayara yüklenen ses sistemiyle istediğin gibi bilgisayar kullanabileceksin." diye ekledi. Bir bilgisayarın önüne beni oturttu. Gerçekten de klavyede bastığın tuşlar sesliydi, sesi dinleyerek bilgisayar kullanacaktım. Klavyeyi de iki harfin üzerindeki iki çizgiden yola çıkıp ezberleyecektim. İnternete bile girebilecektim. Bilgisayar kullanabileceğime inanmıyordum. Bu mucizeye yakın bir şeydi. Kaydımı aldı, kursa yazıldım. Kocakulakla aldığımız bilgisayara bu ses sistemini yükleyecektik. Her şey fantastik bir filmdi sanki, gördüğüm siyahlığın o kadar da karanlık olmadığı, kazandığım bu bilgilerin ışığında, hissettiğim, mutluluğun binbir çeşit rengiydi.
          Neşeyle oradan ayrıldık. Yolda giderken Kocakulak, cebimde ıslık çalıyordu. Ben de onun gibi çalmaya çalıştım ama beceremedim. Birden sustu, yorgun bir ses tonuyla:"Son derse hazır mısın bakalım?" Daha ben sorusunu cevaplamadan devam etti:"Zil çaldığında eve gitme vaktin gelmiş olacak. Uçsuz bucaksız bir deniz düşün. Bu denizin bitimini belirginleştiren bir çizgi olduğu sanılır. Buna ufuk çizgisi denir. Yüzmeye başladığında; hep ona ulaşacakmışsın gibi gelir ama ufuk çizgisine yüzemezsin. Bilgi, böyle bir şeydir. Öğrenilince bittiğini zannedersin, hiç bitmez. Ses konusunda en gerekli olanlarını öğrettim sana. Hayatını teknolojiyle kolaylaştıracak araçlar gösterdim. İşte sonuncusuna geldik" dedi. Beni büyük bir hüzün kaplamıştı. Son dersi merak ediyor, uzamasını diliyordum. Kocakulak, cep telefonumu istediğinde bu sefer hiç soru sormadan ona uzattım. Sokak arasında bir apartmana girdik, merdivenlerinden yukarı, duvara tutunarak çıktık. Kapı açıktı, bizi içeriye davet ettiler. Burası görme engellilere yönelik eşyalar satan bir yerdi. Kocakulak, cep telefonuma ses yükletmek istediğimizden söz etti. Her markaya olmuyormuş, tesadüf işte benim telefonum ses yükletilenlerdenmiş. Cep telefonundaki rehberi, mesajları, müzikleri ses yoluyla rahatça bulabilecektim. Teknoloji sesle birleştiğinde görselliği duyusal hale getiren bir sihir gibi. Bu düşüncemi sesli olarak dile getirince, Kocakulak güldü. Kafasını kaşıdı, daha önceden oraya bıraktığını tahmin ettiğim bir poşeti, kucağıma koymuştu. Hışırtı sesinden poşet olduğu anlaşılıyordu da içinde ne olduğunu bilemedim. Dokununca da anlayamadım, Kocakulak yanıma geldi oturdu hemen öğretici ses tonunu takınmıştı:"Bu; üzerinde düğmeleri olan, radyo benzeri bir ses kayıt cihazıdır. Önemli şeyleri buna okuyup kaydedebilir, sonra başa sarıp dinleyebilirsin. Bir bakıma yazma gibi düşün. Böylelikle istediğin bilgileri kaybetmemiş olursun."
          Sesin hayatımda bu kadar büyük bir yer kaplayacağını hiç düşünmemiştim. Kocakulak ses kayıt cihazını bıraktı, öteki küçük oval aracı aldı;"Bu da bardağın kenarına konuluyor. Su dolduğunda alarm çalıyor. Böylelikle rahatlıkla suyu taşırmamış oluyorsun." Dedi. Eşyalarımın olduğu poşeti sıkı sıkıya elimde tutuyordum. Cep telefonum da konuşmaya başlamıştı, ses yükletme işlemi bitmişti yani. Dersten sıkılan değil teneffüsün bitmesini isteyen bir öğrenci duygusu kaplamıştı beni. Burada da sesin gücünü kavramış, günlük işlerimde kolaylık sağladığını anlamıştım, dersin sonuna geldiğimiz belli oluyordu.
          Eve dönüş yolumuzda, kulaklarımla görme duyumun yokluğunu -tamamen olmasa da-giderebileceğimi, sesleri kullanarak öğrenebileceğimi anlamıştım. Ses; görme engellinin hayatında elinden tutan görünmez biri kimi zaman, işte Kocakulaklı üçüncü göz böyle biriydi. Dümeni olmayan bir gemide, yolunu bulmak için kulaklarını pusula olarak kullanmayı öğreten... Evime geldiğimde cebimden çıktı;"Hoşça kal" dedi. Bu sefer sesinde neşe yoktu. Benim de gözümden yaşlar süzülüyordu. Yanımdan giderken, cismen olmasa da her zaman yanımda olacağını hissedebiliyordum.


Nur BERTAN