|
Ilık bir ilkbahar sabahı. Pikniğe gidecekler biraz sonra. Kent uykudan uyanmamış henüz. Sokaklar daha sessiz. Baş ağrıtan gürültüden uzak. Güney Çağlayanı'na gidecekler. İçi kıpır kıpır. Çocukluğunda birkaç kez gittiği çağlayana yeniden gidecek olmak heyecanlandırdı onu. Arabanın içinde neşeli sesler, türküler, şarkılar... Herkes kendi havasında. Bir ara Güney ve çağlayanla ilgili tanıtıcı bilgi verildi. Araba Büyük Menderes Vadisi'nde yol almakta. Dağdan esen yelin getirdiği çam kokularını çekti ciğerlerine. "Memleket kokusu bir başka." diye geçirdi içinden. Büyük Menderes Nehri'nin yanında durdular. Çağlayan, nehrin karşı yamacında. Köprünün iki tarafı taş yapı; ortası yıkık, ağaçlar üzerine kapanmış. Çocukluğunda korkarak geçerdi bu köprüden. Menderes'in boz bulanık sularına bakınca başı dönerdi. Otobüsten eşyalarını aldılar, köprüden geçerek çağlayana doğru tırmanmaya başladılar. Bu yolun iki tarafı ağaçlarla kaplı. Böğürtlenler, incirler, dutlar ve asmalarla bezeli yamaçlar. Çağlayan çok güçlü akmakta. Coşkuyla karşıladı onları. Neşe içinde yapılan kahvaltı sonrası çağlayana yakın bir masaya ilişti. Yalnız kalmak, kendisini dinlemek istedi bir süre. Çağlayan, yıllardır amacına çabuk varmak isteyen bir koşucu, bir elektrikli tren, bir uçak.. Uçurumdan aşağı coşkuyla keyifle bırakmakta sular kendilerini. On beş metre yükseklikten uçarak oluşturulan arkların içini dolduruş Menderes'e doğru sıralanan ama şimdi terk edilmiş yıkık su değirmenlerine doğru yol almakta. Bahçelerde yaz sıcaklığında kavrulan toprağa buz gibi serinliğini akıtarak ateşini almakta. Can vermekte doğaya.. Elma, şeftali, kiraz ve kayısı ağaçları köklerinden aldığı can suyu ile çiçeklerle bezenmiş. Ovada pamuklar papatya gibi dizilmişler yan yana. Küçük kurbağa suyun göletinde oynamakta. Balıklar salına salına dingin bir yaşamın içinde.. Su yaşam veriyor kuruyan, biten tükenmişliğe doğru giden toprağa. Sesi gürül gürül çağlayanın. Akışı çılgınca. Koşturması ovadaki dinginliği denize ulaşma çabası. Yorgun ama yararlı olmanın mutluluğu var üzerinde. Kulaklığından gelen okuyucu bayanın sesiyle özdeşleştirdi çağlayanı. Ne de güzel okuyordu. Coşkulu, yüreğinden gelen inançlı bir sesle. Tanımadığı insanlara sesiyle bilgi, mutluluk, inanç taşıma çabasında. Yaşama daha sıkı tutunmaları yolunda sesiyle güç vermekte, yüreklendirmekte okuyucularını. Çok sevecen, yumuşacık, insanı sarıp sarmalayan bir ses. Yaz sıcağında kar şerbeti gibi serinleten. Hep istekli, canlı ve hep gülümseyen bir ses. Yoruluyor ama iş yapmanın, ülkenin dört bir yanına bilgi, coşku ve umut taşımanın mutluluğu var içinde. Çok dingin. Ne zaman bu sesi duysa yeniden dünyaya gelmiş gibi duyumsar kendisini. Çünkü çok severdi kitapları. Aylık dergiler her gün okunan gazete. Bir küçük kanlanma başladı gözünde. Önce önemsemedi. Verilen damlalar ve haplar, İğneler, hastaneler zaman zaman devam eden kanamalar. İki yıla yakın zaman geçti aradan. Üniversiteden öğrenilen acı gerçek tokat gibi indi suratına. Şok yaşadı. Körlüğü kaçınılmazdı. Üstelik on beş yıl ömür biçmişlerdi kendisine. Karanlık dünyada yapayalnız, umarsız kalsa da ölümü düşünmedi hiç. Ancak on beş yıl kitapsız ve dergisiz yaşayabilmek gerçekten çok güçtü. Çekilesi değildi yaşam. Bu boşluğunu küçük kardeşlerine gazete aldırarak doldurmaya çalıştı. Gazete çocuklara ağır. Bu kez magazin ağırlıklı aldırdı, hiç değilse kardeşleri okumaya alışırdı. O da bir kazançtı. Haberlerle birlikte bulmacaları çözdüler. Bazen arkadaşları eve gelerek kitap okudular kendisine. Radyodaki "Bir Roman Bir Hikaye!' adlı programın saatini iple çekerdi. En çok üzülen anasıydı. "Yavrucuğum, ben okuma yazma bilsem heç kimselere muhtaç etmezdim seni emme, cahilliğin adı batsın!." Çatlamış toprağa can veren yağmur suyu gibi iliklerine dek işledi annesinin bu sözleri. Annesinin yüreğindeki acının derinliğini kitap okuyamadıkça daha iyi anladı, Ana yüreği. Salçayı, bulguru ve nişastayı göz ve kaş arasında hazırlar, tarhana keselenir, üzümler ve kavurmalar askılara sessiz sedasız dizilirdi. Geceleri yufka yapardı. Sabahları çamaşır teknesinin başında iş makinası gibi. Ne zaman uyur, ne zaman dinlenirdi bu kadıncağız... Akşamlara dek halı dokur, yedi çocuk,yemek, temizlik; nasıl baş ederdi? Kepçe gibi eliyle küllü suyu başından dökerek yanaklarını ve vücudunu kızartana kadar ezerdi çocukluğunda. "Yakışıklı adamlar mis gibi kokmalı." derdi. Bir şey beklemeden istemeden hep bir şeyler verme çabasında. İlk maaşından annesine para vermişti kendisine bir şeyler alması için. Annesi de gidip kilim almıştı o parayla. "Hepimiz için" demişti. Kitap okuyanın sesi ne çok benziyordu annesininkine. Gözünde canlandırdı. Bu yumuşak sesli, hep sever gibi konuşan kadın. Boynu kuğu gibi. Kırlaşmış saçlarını ensesinden tokayla tutturmuş. Geniş bir alın, yuvarlak bir burnu olmalı. Çenesi köşeli. Dudakları gülümser gibi aralı. Bembeyaz dişleri görünmekte. Ok gibi uzun kirpiklerinin arasındaki kapkara gözler. Derinliğinde acılar yatıyor. Çok sıkıntılar çekmiş ama ışıl ışıl parlamakta. Çünkü birçok insana göz oluyor. Umut oluyor. Esmer yüzünde gamzeleri pek de hoş. Üzerindeki elbisesi gelincik tarlası gibi. Pek yakışmış kendisine. Benim anam sansın. Aralarında sadece ten farkı var. Suratı bembeyazdı anamın. Bana dağlardan kil kazdırır, toprak yerdi. Sonraları öğrendim kansızlıktan toprak yediğini. Doğumlar, düşükler... Çınar ağacına benzetti anasını. Hep gölge verme, serinletme çabasında. Hastalığını, gereksinimlerini bilmeyiz biz. Bu yorgun yürek hep gülümsemekte. Ağzından "a yavrum." Sözünden başka bir şey duymak olası değil. Tatlı dilli hep. Afyon'da gelen en son kriz, gözü kan çanağı olmuş. Tıp umarsız. Okulun yardımcı hizmetlisiyle Güney'e geliyor. Görme bitik. Güney'de anası ve babasıyla karşılaşma anı ürkütüyor onu. Nasıl söyleyecek artık temelli kör olacağını. Oğlunun birini erken yaşta yitirmiş, yıllardır yoksullukla boğuşan kısacası dünya yüzü görmemiş anasına nasıl söyleyecekti... Bir yıkım olurdu bu onun için. Otobüste bunları düşündü hep. Evlerini tarif etti yanındaki eşlik eden beye. Kapılarını çaldılar ürkerek. Bu anın korkusu yüreğinde. Kapı açıldı. Karşısında sessizlik, zaman dondu sanki. Aradan yüzyıllar geçmiş gibi. Soluğundan tanıdı anasını. "Ana! Ben geldim." Diyebildi güçlükle boğazında kocaman bir yumruk... Anası: "Yavrııııım!" diyen hıçkırığını içinde saklamak istedi. İçinde derinliklere giden kocaman bir çığlıktı. Yüreği patlayan bir yanardağ gibi alev alev. Lavlar tüm vücudunu sarmakta. Yangınını bilmesin istiyor oğlu. Sarıldılar. Göz yaşları karıştı birbirine. Bir süre kala kaldılar öylece. Baba, 'çay ister misin?" diye seslendi oğluna, başını okşadı oğlunun sessizce ve gülümseyerek.Dünden bu güne bu iki ayrı kadın iki sevgi yumağıydı ve yüreğinin köşesinde hep saygıyla yer alacaklardı artık ...Nice bilinmeyene seslerle bir arada...
Azmi ERMİŞ
|