Site içi arama : | Ana Sayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle | Hızlı Erişim :

(Görme Özürlüler İçin)
ÜYE GİRİŞİ

Kullanıcı Adı:
Şifre:
 
  Şifremi Unuttum!

Yazı Boyutu Büyüklüğü:
A-|A=|A+


E-Bülten Aboneliği

E-posta Adresiniz:

Arkadaşınla Paylaş

İsminiz:

E-posta Adresiniz:

Arkadaşınızın E-posta Adresi:

Kurucu Başkanımız Sayın Gültekin YAZGAN`ı 29.01.2012 Pazar Günü Kaybettik. Acımız Büyüktür;
Başımız Sağolsun.

 
Bağışlarınız İçin Banka Hesap Numaralarımız
 
Harita İçin Tıklayınız

Sessiz Rüya - Bilge ÖZEL


          Piyanist, sıra sıra akasyalarla kaplı, temiz, sessiz sakin bir sokakta evine doğru ilerliyordu. Sonbaharın hüzünlü yapraklarına basa basa yürürken, birden duraksadı. O çok sevdiği yaprak hışırtılarını duyamıyordu artık. İçini derin bir keder kapladı. Doktorlar kesin bir şey söyleyemiyorlardı. Bir müzisyen için, duymanın ne demek olduğunu bilmiyorlardı. O yüzden, yaraları iyileşir iyileşmez hastaneden çıktı. Kendini bir boşlukta hissediyordu. Sanki bütün bu yaşananlar, yalnızca bir rüya idi. Bir gün bu sessiz rüyadan uyanacak, hayatına kaldığı yerden devam edecekti.
          Apartman kapısından içeri girince, önce posta kutusuna baktı, yığınla mektup vardı, mektupları kucaklayıp, üçüncü kattaki dairesine tırmandı. Perdeler kapalı olduğundan evin içi oldukça loştu. Önce, piyanosunun ve çok sevdiği çiçeklerinin mekânı olan salona geçti. Çiçeklerin çoğu kurumuştu. Kardeşine kızdı içinden. Ne olurdu sanki, şu zavallıcıklara bir yudum olsun su verseydi. Mektuplara şöyle bir göz attı. Azerbaycan'dan gelen mektubu görünce heyecanlandı. Mektubun sahibi küçük kızla, iki yıl önce bir konserde tanışmışlardı. Piyanist, konser sonrası yanına gelen bu minik dinleyiciyle ilgilenmiş, hatta birlikte güzel bir düet yapmışlardı. Küçük yaşta olmasına rağmen, ileri seviyede keman çalıyordu. Zarfın içinden, bir de fotoğraf çıktı. Küçük kız; çınar ağaçlarının altında, elinde kemanı ile poz vermişti. Piyanist çınar ağaçlarını görünce, içi titredi. Yaşadığı sürece, asla unutamayacağı o günü hatırladı. Kardeşiyle bir dağ yolunda ilerliyorlardı. Piyanist; yol kenarında, kır çiçekleriyle bezenmiş, ağaçlık alanı görünce arabayı durdurdu. Manzara nefis, her yer göz alabildiğine yemyeşildi. Öğle güneşinin yakıcı sıcağından korunmaya çalışan kuşlar; asırlık ağaçların dallarına tünemiş, çağlayan dereye eşlik ediyorlardı. Kavak dallarıyla bütünleşen poyrazın dansı görülmeye değerdi. Piyanist bir süre etrafı dinledi ve sanki içgüdüsel olarak, eli cebindeki deftere uzandı. Çınar ağacının en tepesinde duran, kızıl benekli kuşa baktı. Muhteşem bir ahenk içinde ötüyordu. Müzikal mânâda böylesine ritmik ötebilen bir kuşa ilk defa rastlıyordu. Kuştan çıkan seslerin sol ve si notaları olduğuna kanaat getirirken, bestesinin ilk motifleri de kâğıda dökülmeye hazırdı. Arabadan çıkan homurtuyu duyunca, birden irkildi. Arkasına dönüp baktı; kardeşi sürücü koltuğuna oturmuş, sabırsızlıkla onu bekliyordu. İstemeye istemeye arabaya doğru yürürken, son kez durup, bir daha dinledi. Gürültüyle çağlayan dereyi, kavak dallarıyla raks eden poyrazı ve hâlâ ritmik bir şekilde ötmeye devam eden kızıl benekli kuşu. Kendisi için toplanan çiçekleri bir kenara koyup, kafasında bir anda diziliveren notaları, pembe kaplı deftere geçirmeye devam ediyordu. İşte tam o anda korkunç bir gürültü patladı. En son duyduğu ses, kardeşinin çığlıkları ve onunkine karışan kendi çığlığıydı.
          Piyanist; burnunu pencereye dayamış, Macaristan'dan gelen konser davetini düşünüyordu. Kardeşinin, onun adına bu daveti kabul etmiş olmasını içine sindiremiyordu. Nasıl verecekti o konseri. Sağır bir insan nasıl piyano çalabilirdi. Saatine baktı, uçağa binmesine az kalmıştı. Yanında getirdiği nota kâğıtlarını karıştırmaya başladı. Yarım kalmış bestesini de konser programına almıştı. Aslında o besteyi neden çalmak istediğine bir anlam veremiyordu. Önce kâğıtta ne yazıyorsa onu çalacak, sonra da doğaçlama yapıp, eserin sonunu tamamlayacaktı. Şoföre, yol ücretini uzatıp, taksiden indi. Kış, iyiden iyiye kendini göstermeye başlamıştı. Kasım ayının sert rüzgârı; yüzüne buz gibi çarpınca, paltosunun yakasını kaldırdı. Koyu gri renkli binadan içeri girip, Budapeşte uçağını beklemekte olan yolcu grubunun yanına doğru sarsak adımlarla yürümeye başladı. Tam bu sırada omzunda hafif bir el hissetti. Kardeşi, elinde krizantem demetleriyle, onu yolcu etmeye gelmişti. Piyanist; kendisine uzatılan çiçekleri aldı ve hiçbir şey söylemeden kardeşinin yanağına bir öpücük kondurdu. Son kez bakıştılar, sonra birbirlerinin aksi yönünde, arkalarına baka baka yürümeye başladılar.
          Provasının oldukça iyi geçtiğini düşünen piyanist, içi ferahlamış bir şekilde kulüste beklemeye başladı. Konser esnasında ya yanlış nota basarsa ne yapacaktı. Hemen toparlayabilir miydi? Bazen, gözlerini kapatıp, o şekilde çalardı piyanoyu. Özellikle Mozart ve Bethoven çalarken, bu işi çok zevkli bulur, yanlış bir nota bastığı zaman da hemen düzeltebilirdi. Salonu gözlediği delikten, bir daha baktı, izleyiciler yerlerini almışlardı. Kendinden emin adımlarla sahneye çıktı, müzikseverleri selâmlayıp, devasa piyanonun karşısına oturdu. Program, Mozart'ın la minör piyano sonatıyla başlıyordu. Bu besteci, piyanistin gönlünde ayrı bir yere sahipti. Onun bütün eserlerini ezbere çalıyor, bazen de o eserler ilham kaynağı oluyordu. Sonat, nihayet sona erdi. Piyanistin yüreğine su serpilmiş, sanki omuzlarından büyük bir yük kalkmıştı. Çılgınca alkışlayan izleyicilere bir göz attı ve ikinci esere geçmek üzere sayfayı çevirdi. İşte tam o anda salon karanlığa gömüldü. Sahnede telâşlı bir koşuşturma başladı. Piyanist, şaşkınlıkla kulise doğru yürümeye başladı. Sersemlemişti, kapıyı fark edemediği için duvara çarptı. Penceresi olduğundan, aydınlık sayılan kulise girdiğinde, yanına uzun boylu bir görevli yaklaştı. Elektrikler kesilmişti, jeneratörler de çalışmıyordu. Yetkililerle görüşülmüştü, arızanın onarılması uzun sürecekti. Görevli bu sözleri küçük bir kâğıda hızlı bir şekilde karalayıp, piyaniste uzatmıştı. İnanılmaz bir şeydi. Bu kötü bir talihsizlik miydi, yoksa bir kâbus mu. Piyanist; yüzünü pencereye çevirmiş, bakışlarını taa uzakta bir noktaya dikmiş, öylece duruyordu. Yine o uzun boylu görevli elinde küçük bir kâğıt parçasıyla yanına geldi. Kâğıtta yazılanları görünce, piyanistin başına âdeta kaynar sular döküldü. Artık hiçbir şey düşünemiyordu, tüm aklî melekeleri durmuştu. Seyircilerin yarısı salondan çıkmamış, piyanistin konserine devam etmesini istiyorlardı. Ne de olsa bir piyanist notaya bakmadan da bir şeyler çalabilirdi. Elindeki kâğıt parçasını tüm gücüyle sıkan piyanist, merdivenleri koşar adım inmeye başladı. O kadar yalnız ve çaresizdi ki... Kulaklarının sağır olduğunu öğrendiğinde bile böyle hissetmemişti kendini. Budapeşte sokakları; yağmurdan dolayı sığınacak bir yer arayan birkaç insan ve diz boyu olmuş selde ilerlemeye çalışan arabalar dışında tenhâ sayılırdı. Geniş caddeden geçip, bir köprüye ulaştı. Karşısında, şehri ikiye bölen, görkemli Tuna nehri uzanıyordu. Mozart'ın sonatı, deli gibi yağan yağmur ve kabarmış sularıyla upuzun akan mavi nehir, hepsi sessiz bir rüya. Seslerin olmadığı, bir müzisyenin asla yaşayamayacağı sessiz bir dünya. Bir an, dünyalar kadar çok sevdiği kardeşini ve kızıl benekli kuşun yarım kalan bestesini düşündü. Tamamlamalıydı o besteyi. Sessiz rüyadan uyanıp, seslerin olduğu sonsuz bir dünyada yaşamalıydı. Ayakları yerden kesildi ve o anda mavi sularla bütünleşti. Sessiz rüyadan uyanmıştı, seslerin olduğu sonsuz dünyasında yaşayabilirdi artık.

Bilge  Özel