|
Deniz kenarındaki bankların birine oturmuş denizi seyrediyordum. Deniz hafif dalgalıydı. Bu dalgaların sesi bana farklı bir huzur veriyordu. Bir vapur bu tarafa doğru yaklaşıyordu. Vapurdaki insanlar martılara simit atıyor olmalıydı. Çünkü vapurla birlikte gelen bir de martı sürüsü vardı. Martılar atılan simit parçalarını kapmak için birbirleriyle yarışıyor, havada yaptıkları çeşitli manevralarla simit parçalarını kapıyorlardı. Tüm bunları yaparken de o, insana huzur veren sesleri çıkarmayı da ihmal etmiyorlardı. Sanırım insanlar da bu huzur verici sesleri duyabilmek için simit atıyorlardı martılara. Yanımdaki simitçiden ben de bir simit aldım. O huzur verici sesleri daha fazla ve daha yakından duyabilmek için. Vapurun iyice yaklaşmış olduğu iskeleye doğru gittim. Simitten küçük küçük parçalar kopararak denizin üstüne doğru havaya atmaya başladım. Martılar beni fark etmediler galiba. Hiç benden tarafa doğru gelen yoktu çünkü. Sabırla simit parçalarını atmayı sürdürdüm. Geç de olsa beni fark edeceklerini biliyordum çünkü. Evet, işte beklediğim olmuştu. Martılar hep birlikte o muhteşem seslerini de çıkararak bana doğru uçmaya başladılar. Sanki hep birden: "Bekle bizi. Geliyoruz." Diyorlardı. Öyle muhteşem bir şeydi ki, martıların simit parçacıklarını kapmak için yaptıkları gösteriyi izlemek. Hele bu gösteriyi yaparlarken çıkardıkları sesleri dinlemek. Bir an bu sesleri duyamadığımı düşündüm ve hemen bu düşünceyi sildim zihnimden. Martıların, denizin, sevdiklerimin kısacası dünyanın sesini duyamamak fikri korkunç geldi bana. O anda bir martının farklı bir ses çıkardığını fark ettim. Daha önce niye fark etmemiştim ben bunu. İnsanı yerinden oynatacak kadar yüksek ve mekanik bir sesti bu. Gözlerimi yatağımda istemeyerek açarken telefonumun alarmının çaldığını fark ettim. Uykum ağır olduğu için alarm sesini tiz ve yüksek çıkan bir melodi yapmıştım. Bu kadar güzel bir rüyayı böldüğü için telefonun alarm sesine çok sinirlendim. O anda dünyanın en kötü sesiymiş gibi geldi bana bu ses. Oysa dün beni bir kâbustan kurtardığı için minnettar kalmıştım aynı sese. Günün başladığını, artık kalkmam gerektiğini söyleyen alarmı durdurmak için yanımdaki komedinin üzerinde duran telefona uzandım. Saat yediydi. İşe yetişebilmem için evden saat sekizde çıkmam gerekiyordu. Bu nedenle yataktan bir an önce kalkmalıydım, ancak bunu hiç yapmak istemiyordum. Yorganı başıma çektim ve yatmaya devam ettim. Fakat başucumda duran saatin tik tak sesi yatmama izin vermiyordu. Her tik tak sesi bana: "Zaman akıp gidiyor." diyordu. Başımı yorgandan çıkarıp başucumdaki saate baktım. Saat yediyi on geçiyordu. Saat haklıymış diye düşündüm içimden. Ne kadarda çabuk geçmişti on dakika. Yavaş hareketlerle yatağımdan kalktım. Elimi yüzümü yıkadıktan sonra gardırobun önüne geçip ne giyeceğimi düşünmeye başladım. Dışarıdan gelen rüzgârın uğultusu havanın soğuk olduğunu, üzerimi kalın giyinmem gerektiğini söyledi bana. Rüzgârın da yardımıyla giyindikten sonra kahvaltımı yapmak için mutfağa geçtim. Çay yapmak için küçük demliğin içine biraz su koyup kaynaması için ocağa koydum. Sonra buzdolabından kahvaltılıkları çıkarmak için dolabı açtım. Dolaptan peynir, zeytin, reçel, domates ve salatalık çıkardım. Domates ve salatalıkları bir tabağa doğrarken ocağın olduğu taraftan fokurdama sesleri duydum. Demlikteki su kaynıyordu. Bana fokurdayarak kaynadığını duyuruyordu. Sanki bana: "Artık çayını yapabilirsin." diyordu. Bir bardak alıp suyu bardağa boşalttım. Ardından bardağa bir poşet çay attım. Masaya oturup kahvaltımı yapmaya başladım. Zaten de karnımdan karnımın acıktığını söyleyen sesler duyulmaya başlamıştı. Kahvaltımı yaparken bir sesin beni rahatsız ettiğini fark ettim. Bu sesin ne olduğunu bulmadan rahat edemeyecektim. Mutfaktan gelmiyordu bu ses. Öyle olsa ne olduğunu hemen anlardım. Bu sesi bulmak için evde gezinmeye başladım. Banyonun önünden geçerken buldum o sesi. Banyodaki musluk su akıtıyordu. O küçücük su damlasının çıkardığı ses evin sessizliği içinde öyle yankılanıyordu ki duvarlarda... Bu sesi duymamak mümkün değildi. Sanki o musluk rahatsızlığını anlatıyor. "Gelin beni kapatın." diyordu. Musluğu kapattıktan sonra mutfağa döndüm. Kahvaltım yarım kalmıştı. Tabağımda biraz peynir, zeytin, domates ve salatalık duruyordu. Çayım da yarım kalmıştı. Kolumdaki saate baktım. Saat yediyi otuz beş geçiyordu. Daha vaktim vardı. Bu nedenle kahvaltımı tamamlamaya karar verdim. Banyonun musluğunu da kapatınca ev sessizliğe bürünmüştü. Sadece dışarıdaki rüzgârın uğultusu vardı. Biraz önce kalın giyinmem gerektiğini söyleyen rüzgâr, şimdi evin sessizliği ile birleşerek bana yalnızlığımı daha da hissettiriyordu. Rüzgârın uğultusu bana her zaman ne kadar yalnız olduğumu mu hissettirirdi? Hayır. Bir yıl öncesine kadar bu böyle değildi. Yani kocam beni terk edinceye kadar. O zamanlar, soğuk kış günlerinde uğuldayan rüzgâr: "korkma. Yalnız değilsin. Seni sarıp sarmalayacak biri var yanında." Derdi bana. Üniversitede tanışmıştık onunla. Aynı sınıftaydık. Kısa sürede aşık olduk birbirimize. Ne zaman konuşsa, sesini duysam bambaşka şeyler olurdu içimde. Kalbim bir kuş gibi çırpınır, içimi tatlı bir huzur kaplardı. O zamanlar her şeyin sesinden güzel gelen, içimde en güzel duygulan uyandıran bu ses şimdi bana sadece acı veriyordu. Okul bittikten sonra evlendik. O kadar çok mutluyduk ki bir gün ayrılacağımızı hiç düşünmemiştim. Son günlerde benden soğuduğunu fark etmiştim ama yine de ayrılık fikrini getirmemiştim aklıma. Geçici bir bunalım sadece. Atlatırız diye düşünmüştüm. Ta ki o bana "Ben gidiyorum." Deyinceye kadar. Yine soğuk bir kış günüydü. Dışarıda rüzgâr öyle sert esiyordu ki ağaçlara baktığınızda ağaçların kökleneceğini zannederdiniz. İş çıkışında onun sevdiği yemekleri hazırlamak için marketten alışveriş yaptım. Gergin ortamı biraz yumuşatmak, sıkıntısını paylaşmak istiyordum. Alışverişten sonra eve gidip yemekleri hazırlamaya koyuldum. İki saat sonra her şey hazırdı. Hatta bu arada en sevdiği tatlıyı bile yapmıştım. Odama gidip biraz üstüme çeki düzen verdim. Saçlarımı açıp taradım ve biraz da makyaj yaptım. Saate baktım. Saat altı buçuktu. Birazdan gelir herhalde diye sofrayı kurmaya başladım. Biraz sonra sofra da hazır olmuştu. Televizyonu açıp beklemeye başladım. Aradan bir hayli zaman geçmişti ama o hala gelmemişti. Meraklanmaya başlamıştım. Telefon ettim ama telefonu da kapalıydı. Çaresiz beklemeye başladım. Saat sekiz buçuk falandı herhalde. Kapıda bir anahtar sesi duydum. Beklediğim kişinin geldiğini müjdeleyen bir sesti bu. Tatlı bir sevinç kapladı içimi. Nerden bilebilirdim ki o sesi duyduktan sonra hayatımın en kötü anını yaşayacağı mı? Anahtar sesini duyunca hemen onu karşılamak için kapıya koştum. Onu gülümseyerek karşıladım. Fakat o, tüm sıcak tavırlarıma kuru bir merhaba ile karşılık verdi ve odaya geçti. Birazdan elinde küçük bir valizle çıktı odadan. Sadece: "Ben gidiyorum." Dedi duygusuz, ruhsuz bir tavırla. Önce ne demek istediğini anlamamıştım. "Nereye?" diye sordum. Daha beş dakika önce dünyanın en güzel sesi sandığım, şimdi ise ruhuma bir bıçak gibi saplanan sesiyle: "Senden ayrılmak istiyorum. Bu evlilik beni mutlu etmiyor artık." Dedi. Sesinde en ufak bir üzüntü belirtisi yoktu. Bir robot gibi donuktu, sesinde üzüldüğünü anlatan bir ifade yakalasaydım eğer izin vermezdim gitmesine. Beni evde öylece bırakıp arkasını döndü ve çıktı. Evden çıkarken de sadece kuru bir: "hoşçakal" dedi. Çalan kapının ziliyle irkildim. Kapı zili duyduğumda hep bu dünyada tek başıma yaşamadığımı, başkalarının da olduğunu hatırlarım. Kapıyı çalan kim olursa olsun ister bir çocuk bassın oyun oynamak için zile, ister karşı komşuya gelip de zilleri karıştıran bir teyze... Saatime baktım. Saat sekize beş vardı. Kapıcı servise çıkmış olmalıydı. Gazeteyi ve ekmeği bırakır. Bıraktığını belirtmek için de zile basardı. Bir çırpıda masayı toplayıp bulaşıkları yıkadıktan sonra çantamı aldım ve işe gitmek için evden çıktım.
Cennet Kırmızıoğlu |