|
"Bebeğin kaç günlük oldu?" diye sordu eczanede karşılaştıkları Hatice teyze, özge'nin canı öylesine sıkkındı ki, onun bitmez tükenmez sorularıyla hiç uğraşamayacaktı. Çok iyi biliyordu, bebekle ilgili sorulan sorular zincirleme uzayıp gidiyordu. Şimdi bu kadına " 28 günlük oldu." Dese, "adını ne koydunuz?" diyecekti. "Seza Tusem" dese, tek tek manasını soracaktı. "Seza uygun demek, Tusem de cennette esen ılık rüzgar" diye açıklasa, sonrasında kilosunu, kime benzediğini soracaktı. Şimdi bu sorularla muhatap olmanın sırası değildi. Hem de hiç değildi. Oysa, dün olsaydı, hatta iki saat öncesi olsaydı, "üç kilo 400 gram" diye geçiştirmezdi bile. "3 kilo 380 gram" derdi, "baba tarafına benziyor, özellikle de babaannesine..." daha da anlatabilirdi. Saçı kimden, burnu kimden, tek tek anlatırdı. Hem de büyük bir zevkle. Ama, Doktor Ayşe Hanım sıkmıştı canını, "çocuğunuzun kalça ultrasonundan anladığım kadarıyla kalça gelişiminde sorun var. Bir kalça diğerine göre daha az gelişmiş" demişti. Sonrasında da "bebeklerde sıkça görülen bir sorun bu" diye açıklamıştı sanki teselli verir gibi. Şu doktorları anlayamıyordu bir türlü. Önce kötü haberi söyleyip sonrasında teselli vermek yerine ilk olarak iyi olanı söyleselerdi olmaz mıydı? "bebeklerde çokça karşılaştığımız kalça gelişimi sorunu sizin bebeğinizde de var." Deseydi içi biraz daha rahat ederdi belki. Hayır, etmezdi. Kendini kandırıyordu. Yüzde 99 iyileşir deseydi bile o yüzde birlik kısma takılıp kalırdı. Anne olmak ne zordu. Ne büyük sıkıntılarla geçmişti hamilelik dönemi, iki kere hastanede kalmıştı. Tam 2 hafta serumla beslenmişti. Akşamları acile kaldırılmalar, bir yudum su içermediği günler, aşırı mide bulantıları, kusmalar, dayanılmaz kramplar... daha neler nelerini yaşamıştı. Ama, artık hepsi geride kalmıştı. İşte sevgili bebeği tam 28 gündür onun güvenli sandığı kucağındaydı. Doğumdan sonraki iyileşme sürecini, hatta daha zor olan emzirmeye alışma dönemini bile geride bırakmışlardı. Fakat, birde bu sorun çıkmıştı karşılarına. Kalça gelişim bozukluğu... Özge bunları düşünürken annesi yanıtlamıştı Hatice teyzeyi, "yaaa bak daha dün doğurdu diye duymuştuk. Ne çabuk bir aylık oluvermiş. Dünyaya gelen büyüyor. Pek de güzel maşallah. Nereden geliyorsunuz?" eczanede olduğuna göre nereden gelebilirlerdi? "hastaneden." "bir şey mi var? Hayırdır." Annesinin açıklamasına fırsat vermeden Özge hemen atıldı: "aylık kontrol." "aman iyi iyi. Sağlıkla büyüsün inşallah. Mama veriyor musunuz yoksa emziriyor mu?" diye bir sonraki sorusunu yöneltti, "tabiî ki emziriyor. İlk günler sütü biraz azdı. Az da olsa mama takviyesinde bulunduk ama, çok şükür sütü biraz çoğaldı." "Bol bol su içsin. Benim de aynıydı. Ben şişe şişe sular içiyordum" diye tecrübelerini aktarıyordu. Aynı şeyleri dönüp bir de Özge'ye tekrarladı, "Bol bol su iç kızım. Sudan başkası yalan. Bana da neler neler dediler. Yok soğan iyi gelirmiş, yok zeytin iyi gelirmiş. Sen kimseye bakma. Su iç. Bol bol su iç." "İçiyorum" dedi Özge. "Her gün üç litre su içiyorum. 1.5 litrelik pet şişe aldım. Günde ondan iki tane bitiriyorum." Bu kadar uzun cevap verdiğine kendisi de şaşırmıştı, "Bizim işimiz bitti komşu. Hava soğuk biz hızlı hızlı yürüyeceğiz. Malumun bebeğimizi üşütmeyelim. Bir gün gel. Oturmaya bekleriz." Eve giden yokuş bugün daha da uzun geldi Özge'ye. "bebek arabasını alsaydık keşke" diye geçirdi içinden. Nihayet eve varıp kapıyı açtıklarında evin sıcak havası çarptı yüzlerine, "içerisi ne kadar sıcak. Peteklere el değmiyor. Kombi kaçta yanıyor?" dedi özge. Fakat, sorusunu cevaplayan olmadı. Hararetini bastırmak için şişesinden birkaç yudum su içti. Sonra da uyanan bebeğini emzirmeye başladı. Bir yandan da "of Allah'ım bizi mi buldu yaaa" diye söyleniyordu. "İsyan etme kızım" dedi annesi, "her şeyde vardır bir hayır. Bu kadar üzüntü yeter. Hem ne dedi doktor? Birçok bebekte görülüyormuş. Mahallede de duymuştum ben. Sevil'in iki kızında, Hanife teyzenin torununda da olmuş. Şimdi sapasağlam yürüyorlar. Benim karnım acıktı valla. Beş dakika içinde yemeği hazırlarım. Herkes mutfakta olsun" deyip odadan çıktı. Özlem arkasından bağırdı, "ne yemeği var anne? "dolapta biraz taze fasulye olacaktı. Mercimek çorbası da pişirmiştim. Ortaya bir salata yapacağım." Anne bunları söylerken mutfağa varmıştı. İkisi de buzdolabının açılan kapağının sesini duydular. "Çok acıkmışım" dedi özlem. Özge de acıkmıştı. Her moral bozukluğunda olduğu gibi canı bir şeyler atıştırmak istiyordu. Kiloları dert etmeye de gerek yoktu. Nasılsa, emziriyordu. Rejim yapamazdı ya. Hem günde üç litre de su içiyordu. 1.5 litrelik 2 pet şişe bitiriyordu. Özlem yeniden konuyu açtı: "kalça çıkıklığı için nasıl bir tedavi" "kalça çıkıklığı değil" diyerek sözünü kesti özge. "kalça gelişim problemi var", "anladım. Peki şimdi ne olacakmış?" "üç hafta sonra kontrole gideceğiz. Bol kıyafetler giydirecekmişim. Düzelmezse bandaj filan dediler. Bilmiyorum işte." "hangi kalçasındaymış sorun?" özge düşündü. Sağ mıydı acaba? Yok, soldu galiba, "bilmiyorum ki, kafa karışıklığından anlamamışım. Sağdı galiba." O sırada anneleri mutfaktan seslendi, "yemek hazıııır. Hemen mutfağa yöneldiler, özge uyuyan bebeğini yatırdı. Kapıyı aralık bırakarak mutfağa gitti. İştahla çorbalarını yemeye başladılar. Ne kadar çok acıktıklarına kendileri bile şaşırmışlardı. Bu sırada cama atılan bir taş sesiyle irkildiler. "durun" dedi Özlem, "siz de duydunuz mu?" "evet, biri cama taş attı di mi?" dedi anneleri." yok be" dedi özge. Derken tekrar bir tık sesi duydular, özlem kalkıp baktı. Ama, camdan görünen kimse yoktu, "kimse yok" dedi. İyice etrafı inceledi. Tam geri döndü ki, yeniden bir tık sesi duyuldu. Bu sefer anneleriyle birlikte cama koştular. Ama, gerçekten de ortada kimsecikler yoktu, "dün gece saat 12'de de bu cama taş attılar" dedi Özlem, "hatta ben babama bir bak dedim. Yine kimseyi göremedik. Kapıyı açtık. Kim o diye bağırdık. Bir cevap alamadık." Mutfağa döndüklerinde yeniden tık diye bir ses duydular. Herkes yemeğini bırakmıştı. "Allah Allah, kim neden taş atsın ki bizim cama? Atıyorsa da neden gizlensin ki?" "bilmem ki anne. Ama, hep hava kararınca oluyor farkında mısınız?" Özge çoktan korkmaya başlamıştı. Loğusa kadınlara uğrayan üç harflileri düşündü. Acaba evleri onlar tarafından taşlanıyor olabilir miydi? "hadi be, sen okumuş insansın. Böyle şeylere inanmamalısın" diye düşündü içinden. Fakat, korkmaktan da kendini alamıyordu, "yani, bir tek ben duysam, loğusa kadınlara gelen üç harflilerdir diyeceğim ama, siz de duyuyorsunuz di mi?" "İlahi Özge" dedi Özlem, "niye kız, anneannem anlatır ya hep." "O değil de, anne küçük odanın tülünü hep açık bırakıyorsun sen. Oradan bizi biri izleyebilir. Her gün televizyonda neler duyuyoruz. Allah korusun! Şimdi evde erkekler de yok. Ne yapacağız?" "doğru söylüyorsun valla." Dedi anne. Bu sırada düzensiz bir ritimle tık tıklar devam ediyordu. Ancak, ortada ne bir taş atan, ne de atılan bir taş görünüyordu. "Taş atıldığında camda tiz bir ses de çıkar ama, bu atılan sanki toprak yumrusu gibi bir şeyin sesine benziyor" dedi özge. Fakat, cama baktıklarında herhangi bir toprak izine de rastlamadılar. Özge iyiden iyiye korkmaya başladı. Bunca sıkıntı içinde bu da neyin nesiydi böyle? Bir alt katta bulunan evinde artık bebeğiyle nasıl yalnız kalacaktı? Hemen koşup uyuyan bebeğini kucağına aldı. Anneleri de korkmaya başlamıştı, "çamaşırları toplayacaktım bende. İyi ki de yalnız inmemişim aşağıya" dedi. Özlem "korkmayın be. Ben şimdi babamı arıyorum" dedi. "alo baba, neredesin?" "Kurtuluştayım kızım. N'oldu?" "Hiiiiç öylesine merak ettim. Yemek yiyoruz da bekleyelim mi diyecektim." "Yok beklemeyin." "Taaa Kurtuluş'taymış. O gelene kadaaaar." "Eyvah N'apacağız şimdi?" "Korkmayın ya. Ben dışarı çıkıp bağıracağım." "Yapma kızım başına filan atarlar taşı." "Hiç bir şey olmaz anne korkmayalım. Korktuğumuzu belli edersek daha da çok üzerimize gelirler." Hep beraber korkarak kapının yanındaki cama ulaştılar. Ancak, duydukları tık sesiyle birer ikişer adım geri attılar. Belli ki Özlem de korkuyordu ama, diğerlerine cesaret vermek için korktuğunu belli etmemeye çalışıyordu. Özge artık kendini tutamıyor ağlıyordu. Diğerleri bir yandan onu teselli etmeye çalışırken taşı atanın kim olduğuna dair yorumlarına devam ediyorlardı. "Şu çocukların oynadığı oyuncak mermi atan tabancalar var ya, onlardan mı atıyorlar acaba?" "Aaa olabilir anne. Yan binadaki Aysel'in oğlunda vardı onlardan." "Ama, atanı görmez miyiz kızım?" "nereden göreceksin anne. Şu duvarın arkasına bir saklansa. Hava da iyice karardı. Göremezsin ki." dedi Özlem. "Kötü şeyler aklıma getirmeyeyim diyorum ama, bizim kimseyle bir alıp veremediğimiz de yok ki. Bugün sabah markete giderken önümde bir araba durdu. Bana köprüye nasıl gidileceğini sordu. Tarif ettim bende. Birkaç tur attı araba mahallede. Beni mi takip ettiler acaba? "Yok be anne" dedi kızlar. O sırada bir tık sesi daha duydular, "Yeter be, kimsin sen. Kimsin" diye bağırdı özge ağlayarak. Kısa süren bir sessizlik oldu. "En iyisi ben babanızı bir daha arayayım. Söyleyeyim gelsin." "Evet ya arayalım" dedi özge. "Alo Burhan, ya bizim cama taş atıyorlar. Atanı da göremiyoruz. Çocuklar korkuyor valla. Bir yerde oyalanmadan gelsen?" "Hemen geliyorum ama, Kurtuluş'tayım ben." "Tamam babanız geliyor." Beş dakika sonra alt tarafta oturan amcaları çıkageldi. "N'oldu ya Burhan aradı. Bizimkilerin yanına bir uğra dedi. Onun gelmesi uzun sürecekmiş. Trafiğe takılmış." "Biri cama taş atıyor" dediler hep bir ağızdan, "Nasıl yani" derken bir tık sesi daha duyuldu. Amcaları hemen çakmağının fenerini açıp evin etrafını dolaşmaya başladı. Oyuncak mermi, taş veya toprak parçası aradı. Bu sırada artık amcalarının verdiği cesaretle kapının yanındaki camın hemen önünde duruyorlardı. Özlem belki bir iz bulurum düşüncesiyle cama iyice yaklaştı. Bu sırada kolu peteğin üzerinde duran pet şişeye çarptı, "Bu ne be?" diye bir hışımla şişeyi itti. Canı burnundaydı zaten. "Özlem" dedi Özge "O, işte o" "Ne o abla?" "O şişe. Tık eden o." "Nasıl yaa?" "Peteğin üzerinde ısındıkça..." "Anneeee, amcaaaa gelin. Bunu buraya kim koydu ya?" "Fırlat kız o şişeyi" Üç hafta sonra Özge artık 49 günlük olan bebeğini bir kez daha kontrole getirdi. Bebeği iyileşmişti. Eve geldiğinde yine ağladı. Ama bu sefer sevinçten. Uyuyan kızını yavaşça iki yanağından öptü ve yerine yatırdı. Uzanıp pet şişesinden birkaç yudum su içti.
Çiğdem ERDİK |