|
Kız aydınlık bir ilkbahar sabahı açmıştı gözlerini karanlığa. Sanmıştı ki hep karanlıktır bu dünya; sanmıştı ki bilinmezlikler uzanır hep bu karanlıkta. Büyüdü kız ve renkleri gördü. Renklerin sesini duydu gözlerinde. O vakit anladı ki pırıl pırıl ve rengârenkti dünya renklerin sesini duyabilene. Renklerin sesini duyduğu o ilk gün çok şaşırmıştı kız ama uzun sürmedi şaşkınlığı. O gün, renklerin sohbetine tanık olduğu o gün, gözlerinde bir kumpanya kurmaya karar vermişti. Renkler geçidi olacaktı bu kumpanyanın adı. Çünkü bu kumpanyanın oyuncuları renkler olacaktı. Kendilerine has sesleriyle renkler... Her gün değişecekti Renkler Geçidi'nin baş rol oyuncuları. Her gün bir veya birkaç renk baş rol oyuncusu olacaktı o günün yaşantılarına göre. Kimi gün ebem kuşağı tutacaktı kızın gözlerini bir uçtan bir uca, kimi gün denizler, ormanlar ve evrenin tüm renkleri sarıp sarmalayacaktı uçuşan duygularını bir renk ahengiyle. Sarhoş olacaktı kız bazen de bu renk cümbüşünün seslerini içerken gözlerinde. Belki de bir sırası olacaktı renklerin bir gün. Tek tek sahne alacaklardı; tek tek anlatacaklardı kendilerini kendi sesleriyle. Renkler Geçidi'nde ilk sırayı siyah alacaktı. Simsiyah saçları, kap kara gözleriyle siyah... Çünkü ilk onun sesini duymuştu kız. İlk onu görmüştü çünkü. Doğduğu gün karşılamıştı onu kara insanın içine korku salan sesiyle. Endişe vardı bu seste; bilinmezlik vardı; kaygı vardı... Gizemin ezgisiydi karanın gözlerinde duyduğu. Sonsuz bir gizemin ezgisi... Boşluklar uzanıyordu önünde kızın; simsiyah boşluklar. Soran sesler Geliyordu uzaklardan. Yarını soran büyükler, yarın için kaygılanan anne ve babaya ait sesler... Bir gün, bir yolculukla aydınlanacaktı kızın önünde uzanan karanlıklar. Bir gün beyaz çıkacaktı sahneye. Temiz bir sayfayla gelecek; kızın gözlerinde duracaktı, masumiyetin sesi duyulacaktı uzaktan; yaşanılmamış çocukluğa olan özlemin sesi duyulacaktı. Çocuk olacaktı kız gözlerinin sahnesindeyken beyaz ve bir yanıyla büyüyecekti yavaş yavaş. Büyüyecek; büyürken renklerin karmaşasına gülecekti. Kırmızı gelecekti Renkler Geçidi'nde bundan sonra sahneye. Öfkeli sesiyle, şaşkın endişesiyle kırmızı... Yanan, yakan, hırçın, taşkınlığın sesiyle kavrayacaktı kızı sımsıkı. Alev alev yanacaktı gözlerinin gökyüzü ve çatlayacaktı toprak öfkesinden kendi sesinin. "Öfke midir insanı kırmızının kucağına atıp yakan yoksa yanmak mıdır öfkeyi doğurup kırmızıyı çağıran?" bilemeyecekti kız bunu hiçbir zaman. Pembe alacaktı sahneyi elinde pembe güllerle bir başka gün. Kız, çocukluğun saflığında sevmeyi öğrenecekti sahnesi gelen pembeyle. Özlemeyi öğrenecekti. Ölümün elinden çaldığı şeyleri belleğinde canlı tutmayı öğrenecekti... Yaşamın ve yaşatmanın sesi olacaktı bundan böyle pembe onun için. Bir yandan çocukluğuna akacaktı pembenin o cıvıl cıvıl sesiyle, bir yandan canlılığa, yepyeni keşfedilmemiş uçarılıklara uzanacaktı. Güzelliği duyacaktı içinde kız pembenin alımlı gölgesiyle ve güzelliğe erişecekti yine onun yüzünü sarmalayan sıcak neşesiyle. Mor... Derler ki bunalımın rengidir o; sıkıntının rengidir. Derler ki mordaysa sahne kaygıdan şüpheden kurtulmak zor... Derler ki mor şiddetin rengi. Morun sesini duyduğunda gözleri, kim bilecekti kızın neler görebildiğini? Morun kanatlarına tutunduğunda elleri, sıyrıldığını bütün endişelerden kim bilecekti? Turuncu uçuşacaktı bir gün renkler geçidi sahnesinde, kat kat bir kız çocuğunun elbisesiyle. Turuncu sevinci olacaktı kız çocuğunun şen şakrak sesiyle. Ah turuncu! Güzelim turuncu! İçinde kızın ulaşılmaz bir bahar sevinci... Seninle gelecekti bir yanıyla utangaç bir yanıyla aşka aç bir gülüş kızın dudaklarına. Seninle geçilecekti aşkın kapısı aldırmadan içindeki korkak yanına. Sarı olacaktı sonra dünya. Sarı söylemeye başlayacaktı repliklerini bir bir. Hüzünlü, hasta, solgun bir ses duyulacaktı bir ara. Lakin bildirecekti ki sarı kıza bu ayrılığın sonu bir gün bambaşka bir vuslata çıkabilir. Çiğdem sarısı olacaktı her yer sonra. Bahar olacaktı. Papatya kokacaktı sokaklar. Papatya kokacaktı aşkın bir yüzü ve sarı aşka getirecekti yine bir gün sözü. Sarı bir hasret saracaktı sonra kızı. Yakan, kanatan bir hasret... kıran inciten bir hasret. Ne kavuşmayı göze alacaktı aşk, ne de ayrılmayı kızın gözlerinden. Maviye gelecekti sonra bir gün sıra. Uçurtma olacaktı kızın gözleri mavi bir ipin ucunda. Yüreği uçurtmanın göklere uzanışını duyacaktı. Sonra bir deniz olacaktı elleri... Köpük köpük, dalga dalga mavi bir deniz olacaktı. Balıkçıklar yüzecekti parmak uçlarında; pırıl pırıl pullarıyla balıkçıklar. Sonsuzluğa uzanmayı dileyecekti maviyle kız ve yüreği birden küçük kalabalığın yüreği oluverecekti. Okyanusa dalacaktı küçük karabalık. Okyanus sonsuz, okyanus karabalık... Yeşilin sakin sesi duyulacaktı sonra gözlerinin sahnesinde. Kayba karışmış korkulu özgürlüğün tadına varırken küçük karabalık yüreği, yosun yeşili yakalayacaktı ellerini. Yakalayacak ve alabildiğine sonsuz, alabildiğine huzurlu bir gökyüzü koruluğuna taşıyacaktı. Zümrüdüanka geçecekti tam bu sırada gözlerinden kızın. Ve koruluğun dingin sesinde has bahçenin en güzel sesli bülbülü şakıyacaktı. Az gidilecek uz gidilecekti renkler Geçidinde. Dere tepe düz gidilecekti. Ne Kaf Dağı kalacaktı aşılmadık, ne de mutluluk kalacaktı ulaşılmadık... Renkler sahnelerken oyunlarını bir bir, kızın gözlerini yeniden bir ebemkuşağı saracaktı. Ebemkuşağının renkleri kızı kucağına alacaktı. Rengârenk bir yaşam sürüp gidecekti Renkler Geçidi sahnesinde. Küçük karabalık mutluluğun tadına varacaktı renklerin sesinin ezgisinde. Kör olmamayı değil ama kör kalmamayı seçecekti kız. Ve küçük kalabalık merakından kaçmadan sonsuzluğun deniz suyunu içecekti kız. Renkler Geçidi'nde seslerin renkli kanatlarına tutunup boydan boya bir gökkuşağının içinden süzülerek geçecekti ve yaşam sürecek sürecekti...
Emine İŞLER |