|
Tik tak tik tak tik tak.... Saatin bu tanıdık tıkırtıları, ona son bakışınızdan itibaren durup saymadıysanız size asla gösterdiği dakikayı söylemezdi. Tanıdık tik taklar eğer siz onları saymazsanız bazen can sıkıcı olabilirlerdi. Bazenler ise kesinlikle uyumaya zorlandığınız, gözlerinizi sıkıca yumup koyunları içinizden saydığınız zamanlardır. Üst kat komşunuzun sifonundan gelen sesler, pencerenizin kapalı perdeleri arasından odanıza sızacak incecik bir şerit gibi uzanan yol bulmuş ay ışığı, kapınıza üşüşmüş doymak bilmez tahtakurusu ailesinin katur kuturları... Her şey, herkes uykunuzun bir numaralı faili olabilir. Yatağında doğrulup oturdu, tavşan dişleri sinirle alt dudağını dişledi, elleri yağlı saçlarını kurcaladı, tırnakları saç diplerini acımasızca kaşıdı. Yorganın ince bacaklarını açıkta bırakacak kadar yukarıya sıvadığı geceliği, yatağından sıçrayarak kalktığı o anda yer çekimi kuvvetiyle topuklarına değdi. İpek kumaştan, beyaz, ince askılı, göğüs kısmında tülden küçük dekoltesi bulunan, giymeyi çok sevdiği geceliğiydi. Gözlerine katlanılmaz acılar vereceğini önceki denemeleriyle iyi bildiği için ışığı yakmadan mutfağa gidip bir bardak su içti. Uyuyamıyordu. Daha kötüsü yarın işe gidecekti. Yeniden yatağına döndü, bakmayı unuttuğu saate uzanmanın fikri ile üşengeçliği arasında gidip geldi. Vazgeçti, uyuyamayışının suçunu kapanmayan gözkapaklarına yükleyip, söylenmeye başladı. Üşenip bakmadığı saatin akrebi üçte, yelkovanı ise on ile on bir arasına sıkışmış bir yerlerdeydi. Yaklaşık iki saat arayla içtiği iki ayrı uyku getirici kapsül hiçbir işe yaramıyordu. Sağa döndü, sola döndü ve perde... Güneş uyuyamamış İpek'e günaydın dedi. Bir bahane bulup iş yerini aramalı ve bugün işe gelemeyeceğini söylemeliydi. Belki yorulmuş gözkapakları kapanır ve uyurdu. Saat yedi buçuğu biraz geçerken patronunu arayıp kendisini iyi hissetmediğini söyleyerek izin istedi. Soğuk ses tonu ve gönülsüz tavrıyla patronu isteğini kabul edip telefonu kapadı. İpek gönülsüz işverenine bildiği birkaç argo yakıştırmayı yapıp, içinde dönüp durduğu yatağında geceden beri seyrettiği tavana anlamsız ve meraksız gözlerini dikti. Göz çevresi inceden sızlıyor; ama bu bile gözkapaklarını kapatmasına imkân vermiyordu. Üç yıl önce tanışmıştı Kürşat ile. Uzun boylu, yakışıklı, pamuk kadar beyaz ve narin elleri olan nezih karaktere sahip harika bir insandı Kürşat. İpek aşka inanmazdı. Tüm insanlığın ve kendisi için aşk yalnızca biyolojik bir ihtiyaçtı. Durum böyleyken İpek için ilk görüşte aşkın da bir ehemmiyeti yoktu. Ne var ki; Kürşat'a ilk görüşte derinden bir hayranlık, yakınlık hissetmişti. Sonraları kendince mantıklı saydığı bir açıklamayla; 'özdeş sevgi' tümcesiyle özetleyecekti hâlini. Neyzen Melih AKSU'nun kızıydı İpek. Annesi Nevin Hanım ve kardeşi Selim ile dört kişilik minik bir yuvada yaşarlardı. Babası Melih Bey ordudan emekli olmuş, evde geçen üç aylak aydan sonra kendini eğlendirecek bir şeyler ararken ney ile tanışmıştı. Bateri, elektrogitar ve Elvis PRESLEY şarkıları üçlemesiyle dolan gençlik yaşlarından sonra ney ona ilkin suskun, güçsüz, karamsar gelmişti; ancak hocası Kadri Bey öylesine babacan ve tatlı dilliydi ki; Melih Bey bu adama pervane olmuştu. Yıllar sonra bu hâlini cebinde gezdirdiği küçük not defterine şöyle yazacaktı; 'ben Rumi değilim; fakat sen Şems'imsin. Şems'e Rumi'nin oğlu kıydı sana ağzı leş kokan bir ayyaş. Güneş'im bir köşk edin gittiğin yerde. Penceresi Rumi ile Şems'e açılsın. Sırat'ta ezmezse yüküm beni, tanrı misafirin olurum beni gül kokulu şerbetten daha tatlı dilinle ağırlarsın'. Bol paça pantolonlu, iri çerçeve gözlüklü, uzun saçlı fotoğraflarını gördüğünden beridir İpek, babasının bu denli değişimine inanamamıştı. Atmış bir yaşındaydı. Ordudan emekli olalı on yedi sene ney üfleyeli on altı buçuk sene olmuştu. On altı buçuk senedir neyine meftun bu adam suyun en azını içiyor, ekmeğini kucağına serdiği örtüye bölüp yiyor, örtüye dökülen kırıntıları her gün başka ağaçların köklerine silkeliyordu, her defasında farklı bir kuşun kursağından geçsin diye. Titreşime alınmış telefon masanın üzerindeki cam bölmede titremeye başlamıştı. Gözleri tavana dikili düşüncelere dalmış olan İpek ilkin irkildi sonra geceden beri kendisini yalnız bırakmayan üşengeçliğinin tesirinde telefonu eline aldı. Arayan iş arkadaşı Gökçe idi. Gökçe otuz yaşına yaklaşmış, hafif göbekli, uzun siyah saçlı, genzindeki etten sebep boğuk sesler çıkartarak konuşan, yakışıklı sayılabilecek bir delikanlıydı. İpek önce açmakta tereddüt etti sonra sesine bir kırgın ton vererek telefonu cevapladı; _Alo _Günaydın İpek. Uyuyor muydun? _Evet, üzerimde bir kırgınlık var. Bugün işe gelmeyeceğim. Hakan Bey'in haberi var. _Anladım. O hâlde müjdeyi ben vereyim. _Hayrola ne müjdesi? _Senin şu oyun. (Kısa bir sessizlikten sonra devam etti) Bir Amerikan yazılım şirketi ürünü yüksek denilebilecek bir fiyatla satın almak istedi. _Günün en güzel haberi; ama o yalnızca benim oyunum değil bu ikimizin ürünü. _Payın büyüğü senin. (Bu cümleyi söylerken sesinde pürüzsüz bir içtenlik vardı.) _Gökçe; öylesine yorgunum ki, mütevazılığına dayanamayacağım. Başka bir şey yok ise izninle dinlenmek istiyorum. Gökçe derin mahcubiyeti diken diken olmuş tüylerinde ağırladıktan sonra karşılık verdi; _Tabii ki; keyfine bak. Yarın konuşuruz. İpek telefonu kapadığında kabalık ettiğinin farkındaydı; fakat Gökçe'nin yersiz mütevazılıklarına da tahammül edemiyordu. Belini rahatsız eden pozisyonunu değiştirip yatağında kırışıksız, saten bir çarşaf gibi düzleşti. Kürşat tanınmış bir yazılım uzmanıydı. İpek ile tanıştıklarında İpek sanatın müzik dalıyla ilgileniyordu. Din adamı olan babası Kürşat'ı dinine bağlı bir genç olarak yetiştirmiş ve bu genç adamın adil tutumlarıyla övünür olmuştu. İpek; içine kapalı, sessiz, koca bir dünya gibi yaşayan Kürşat'ın yakın iletişim kurduğu tek kadındı. Öylesine yakınlardı ki; birbirlerinin neredeyse tüm sırlarını bilirlerdi. Üç yıllık yakın ilişkinden sonra İpek utangaç adamın sessizliğine dayanamamış ve bir gece vakti ilan-ı aşk etmişti. Kürşat bu aşktan onur duyduğunu belirtip kendi hislerine de saygı duymasını beklediğini eklemişti. İpek üzerinden kaynar sular dökülür gibi olmuş ve uzun süre Kürşat ile konuşmamıştı. Varlığını yanında hissetmenin her şeyden daha kıymetli olduğunu bildiği için ise yokluğuna fazla dayanamamış, küskünlüğünü kısa kesmişti. İnkâr ettiği aşk utanmaksızın yüzüne, ruhuna yerleşmiş ve Kürşat ile geçecek birkaç dakika için sözünden döndürüp, yüzsüzleştirmişti onu. Bütün gece uykusunu kaçırıp, hırsını göz kapaklarından çıkarttığı olay ise dün vuku bulmuştu. Kürşat yanında bir kadın ile çalıştığı şirkete gelmişti. Biliyordu ki onun en iyi anlaştığı kadın kendisiydi. İş dahil herhangi bir konuda Kürşat bir kadın ile iletişim kurmaya çekinirdi. Kıskandı, çok kıskandı ve Kürşat'ın kendisine hediye ettiği, yanından hiç ayırmadığı ametist taşı bir sinirle çöp bidonuna attı. Sonra bir çarpıntı başladı sol tarafında, dayanamadı attığı taşı geri aldı. Acılar içinde inleyen bir köpek sesi duydu İpek. Ya bir yaramaz çocuk taşlamıştı yavru köpeği ya da bir araba acımadan gövdesine koca bir darbe indirmişti. Ağlayan köpeğin acısını bedeninde hisseden İpek, köpeğin acısını dindirmek için bir hamleyle yatağından kalkıp kapıya doğru ilerledi. Kapıya yöneldiği sırada mutfağın önünde durup masanın üzerindeki ekmek sepetinden birkaç ekmek dilimi alarak aşağıda acılar içinde ağlayan köpeğin yanına indi, gecelikliydi. Apartmanın göbekli, kır saçlı kapıcısı İpek'i gecelikleriyle gördüğünde önce yanaklarından bir kırmızı bulut geçti, sonra kır bıyıklarını burup nereye gittiğini sordu İpek adamın sorusunu isteksizce 'dışarı' diyerek cevaplayıp, kendisine taze ot görmüş sıpa gibi bakan bu adamın yanından aceleyle ayrıldı. Köpek sol arka ayağını yalayarak lale dikili bahçenin çitlerinin dibinde yatıyordu. Gözlerinden yaş gelen köpeğin yanına gidip elindeki ekmeği ufak parçalara bölerek verdi. Köpeğin iştahla yediği ekmekleri bitirdiğini gördüğünde ise karnını gıdıklayıp sevme bahanesiyle tok olup olmadığını kontrol etti. Babasıyla küçükken besledikleri köpeğinin tok olup olmadığını anlamasını sağlayacak bu yöntemi de babası öğretmişti. Apartman sakinlerinin perdelerin arasından kendisini süzdüğünü hissedip köpeğin yanından ayrıldı. Eve gidip lavaboda ellerini yıkadıktan sonra, yatmak istemediğini fark edip mutfağa doğru yöneldi. İki gündür uyumuyordu ve canı uyku değil kahve çekiyordu. Kahvesini yapıp mutfaktaki verandada bulunan masaya oturup dışarıyı seyretti. Mutfağın evin en sevdiği köşesi olduğunu düşününce 'doğruymuş, doğduğun değil doyduğun yermiş' dedi ve yaptığı espriye kendi bile gülmedi. Kimdi o Kürşat'ın yanındaki tesettürlü kadın? Kesinlikle sevgilisiydi. Kürşat da söylerdi, tesettürlü bir meslektaşı olsun isterdi. İpek tesettüre girmeyi hiç düşünmemiş, düşünmek istememişti; ancak yazılım için en sevdiği işten; müzikten vazgeçmişti. Üzerinde hâlâ geceliği vardı. İpek piyanosuna doğru yürüdü ve uzun zamandır toz almak dışında dokunmadığı piyanosunun kapağını kaldırıp bir eser çaldı. Sabahın dokuzunda komşularına bir arp konçertosundan ikinci bölümü piyano düzenlemesiyle dinletti. Ruhu müzikle yıkanmış gibiydi. Duşa girip su ile durulandıktan sonra krem bir bluz ve acı kahverengi bir pantolon giyip, lüle saçlarını kurutmaksızın işe gitti. İzin almıştı; ama kendini daha iyi hissetmek için ofise gitti. Kahve makinesinin önünde sade kahve almayı bekleyen Gökçe'yi gördüğünde omzuna bir küçük şamar atıp 'naber?' dedi. İpek erkeklerin hakim olduğu bir meslek seçmekle kalmamış, ataerkil ofisinde erkeklerle yaşamaktan onlara benzemiş, tıpkı onlar gibi tepkiler verir olmuştu. Gökçe şaşırdı 'Sen... hani dinlenecektin? (yüzüne muzip bir ifade kondurup) yapamadın değil mi? Güzel haberi duyunca evde duramadın.' evde duramadığı gerçeğini inkâr etmedi; ama sebebi aldığı haber değildi. Hatta haberi Gökçe'yi gördüğünde hatırladı ve 'odama gidiyorum kahveni al da gel konuşalım' dedi. Gökçe kahvesini aldıktan sonra İpek'in sıkışmış odalar arasındaki sığınağına girdi. İpek; _Anlat nasıl olmuş? _Senin oyunu fuarda görmüşler Allahın emriyle istediler. Hakan Bey de kabul etmiş. _Güzel... _Ne kadar verdiklerini merak etmiyor musun? _Hayır! Gökçe bu kızın sakinliğine hayrandı. Başkası olsa çoktan reklamını dört bucağa yapmıştı. _İpek; körlere özgü bir arayüz yazmak da nereden geldi aklına? _Uzun hikâye Gökçe. _Vaktim var. İpek bu çocuğun kararlılığından nefret ettiğini belli etmeksizin koltuğunda rahat oturup söze girdi; _Beyazıt Kütüphanesi'ndeki arkadaşımı ziyaret ettiğimde aklıma gelmişti bu oyunu yazma fikri. Görme engelli bir genci körlere özel bir satranç tahtasıyla otururken gördüm. Seslendirilmiş kitaplardan almak için bekliyordu. Sohbet ederken satrancı sordum. Bilirsin Selim de çok sever satrancı. Delikanlı anlattı. Arkadaşlarıyla sık sık oynarlarmış. Sesli görüşmeler yaptıkları internet konuşmalarında ise tahtaya ihtiyaç duyar; ancak akıllarından oynamayı denerlermiş. Düşün, tahta yok, taş yok; ama oyun var. İşte böyle gelişti. Programı yazarken internet üzerinden oynanabilirliğini, geçmiş oyunları kaydetme özelliğini, istatistik tutup kıyas yapma işlevini, USB bağlantısı ile bilgisayarlarına bağlayacakları özel satranç takımlarını fiziksel komutlarıyla idare edip hamle yapma ve bilgisayarın bu fiziksel kontrolü elektronik eyleme dönüştürme görevini verdim. Böylece hem sanal bir tahta üzerinde oynayabilecekler hem de özel satranç tahtalarıyla sanal ortamda fiziksel hamleler yapabileceklerdi. _Sen bir dahisin İpek! _Benim yazılımımın tek farkı fiziksel hamle özelliği. Yani özel geliştirilmiş tahtaları ile milyonlarca kilometre uzaktaki hiç tanımadıkları insanlarla fiziksel hamleler yaparak oynayabilecek olmaları. Ha bir de playlistlerini tanıttıkları takdirde diledikleri müziği oyun esnasında dinleyebilecek olmaları. (Bunu söylerken gülümseyip, sağ kaşını muzipçe kaldırdı.) _Ve hâlâ harikalığını inkâr ediyorsun? _Mütevazılık yalnızca senin işin mi sandın? Gökçe içinde gram kıskançlık olmadan derinden hayranlık hissiyle arkadaşının elini sıkıp tekrar tebrik ettikten sonra kapıya doğru yürüdü ve hafiften bir yan bakış atıp ekledi 'Çok çalışmam lazım İpek çok...' İpek yazılım uzmanı aşkını kaybetmişti; ancak kariyerinde dönüm noktası olabilecek bir yazılımın altına imzasını atmıştı. Kendisine kocaman bir kahve alıp ilk ödülünü iştahla içti. Akşam olmuş ve İpek'in uykusu gelmeye başlamıştı. Çantasını toplayıp hemen iş yerinden ayrıldı. Kapıda yine Gökçe ile karşılaştılar. Arkadaşının arabayla eve bırakma davetini kabul etti ve daha yeni hareket etmişlerdi ki geriye yaslanıp uyuklamaya başladı. Evine geldiklerinde kendisini uyandıran Gökçe'ye kısık gözlerle bakıp durumu kavramaya çalıştı; ancak başaramadı. Durumu fark eden Gökçe İpek'e yaslanıp merdivenlerden yukarı taşıdı. Cebindeki anahtarı bulup kapıyı açtıktan sonra İpek'i salondaki kanepeye yatırdı. Üzerine bulduğu bir battaniyeyi örttükten sonra kısa bir süre uyuyuşunu izleyip gülümsedi. İpek de uyurken üst dudağını kaldırıp ileri doğru uzatanlardandı. O hâli Gökçe'ye pek sevimli gelmişti. Gökçe on dakikalık bir dinlenmeden sonra kendi evine gitmek için yola çıktı. Erkekliğe yeni girmiş bir delikanlının sattığı simitler kadar gevrek sesi yankılandı sokakta, 'taze simit, abla taze simit, alsana!' sesi duyan İpek gözlerini açtığında sabah güneşi gözlerini kamaştırmıştı. Bugün dünden daha iyiydi. Uyumak iyi gelmişti. Delikanlının dipsiz bir kuyuya bağırırmış gibi çıkan sesini işittiğinde açık kalan apartman kapısının hemen önünde olduğunu kavradı ve her zamanki çevikliğiyle koşup çocuğa seslendi; _Hey Simitçi! Bekle orada hemen geliyorum. Hızlıca çantasından cüzdanını bulup aşağıda bekleyen simitçinin yanına indi. _Kaç lira tanesi? _Elli kuruş abla. _Ver bakalım beş tane _Tamam abla. Çocuk beş tane simidi sarıp verdi. İki buçuk lirayı alan çocuk gülümsedi ve İpek yanaklarını okşayıp; _Hayırlı işler, yolun açık olsun, dedi. Beş tane simidi yiyemeyeceği kesindi; ancak hafta sonu simit satan bir çocuk olsa olsa okul masrafları için yapıyordu bu işi ve o çalışan bu çocuğa ancak böyle yardım edebilirdi. Etrafına bakındı dün okşadığı köpeği aradı gözleri. Kahverengi tüylü, cılız, kuyruğu kısa köpek dünkü yerinde yatıyor, sanki İpek'i bekliyordu. Yanına gitti beş simitten üçünü ona bölüp verdi. Bu sırada pencereden düşecekmiş gibi sarkan kokana bir komşusu 'İpek Hanım alıştırmayın şu uyuzları hastalık kapacağız hepimiz' dedi. Minik süs köpeğini evde besleyip yatağına alan, sokak köpeğine uyuz yakıştırması yapan sözde hayvan sever bu kadına diyecek bir şey bulamadı, sessizce evine girdi. Akşama Taksim'deki bir edebiyat kafesinde yeni tanınmaya başlanan yazar ile yapılacak olan söyleşiyi hatırladı ve duşa girip, kahvaltısını yaptıktan sonra yola çıktı. Önce Galata'ya gitmeye karar verdi. Kütüphanede tanıştığı genç Galata Kulesi'nin biraz ilerisinde bir ofise götürmüştü onu. Total körlere fotoğraf çektirip sergi açmayı planlayan bir küratörün proje ofisiydi burası. Aslen mültivizyon sanatçısı olan Nuri Bey uzun yıllar mültivizyon üzerine önemli eserler icra etmişti. Heyecanlı ve yerinde duramayan bir adamdı. İtalya'da kendini Türk zanneden; ama Türk kökenli olmayan bir köyün belgeselini izletirken yalnızca kendisinin gittiği bu köyü keşfetmiş ve belgeselini yapmış olmanın haklı gururunu ilk günkü gibi yaşıyordu. Sormadan söyleyecek, anlatacak binlerce fikri ve kültürel bilgi birikimi vardı. İpek'e bir bardak şarap ile Komitas Vardapet'in günümüze ulaşmış birkaç eserinden birini -gele gele _ikram etti. 1800'lü yıllarda yaşamış bir müzikologun aşina olduğu hayat öyküsünü bir kez de Nuri Bey'den dinlemek İpek'i fevkalade mutlu etmişti. Proje ofisinden ayrılırken Nuri Bey'den eseri peşi sıra çalmasını ve camları açmasını istedi. Nuri Bey en az kendisi kadar sanata âşık İpek'i kırmamış iki katlı proje ofisinin camlarını açıp son sesiyle dinletmişti Komitas'ı. İpek yürüdükçe kulaklarından uzaklaşan şarkıyı hâlâ aynı desibelde duyuyordu. Öyle ki kaydedildiği plakın cızırtılı sesi bile kaybolmamıştı. Mecidiyeköy'den bindiği metroda oturacak yer bulduğunda bir turisti ayakta bıraktı. Sessizce etrafı dinlemeye karar verdi. Bu onun en sevdiği şeydi. Trafikte saatlerini geçiren ve şikâyet eden insanlara içten içe bunu öğütlerdi, 'dinleyin'. Geniş ağızlı bir çeşmeden bardağa dökülen su gibi, varacağı durağa giderken suyun dolma sesine benzer ses çıkartan metroyu,taşan bardaktan dökülen suyun çıkardığı ses gibi durağa geldiklerinde inen ve binen insanların sesi, yanındaki turistin kulaklığından gelen müzik sesi, süslü bir genç kızın sakızının dişleri arasında patlayan minik baloncukları, sırtı kendisine dönük lise öğrencisinin cebinde titreyen telefonunun sürtünmeye bağlı sesi, bir annenin canı sıkılan çocuğunun kulağına fısıldadığı kandırıcı cümleler.... Dünyada ne çok ses vardı, ne çok koku, ne çok görsel öğe … Taksim'e gelen metro bardağından taşan su damlası gibi İpek'i bu durağa taşırdı. Şişhane Metrosu yönüne yürüdü İpek. Kısa süre sonra gelen metro on dakikaya varmadan Doğan Apartmanı'nın yanına varmasını sağladı. Galata Kulesi'ne doğru, tarihi binalar arasında, yokuş aşağı yürüdü İpek. Yürürken onu ilkin Komitas kucakladı. Aynı şarkı sessizliğin içinde seslendi ve bu şarkıyı yalnızca İpek dinledi. Nuri Bey'in proje ofisine vardığında mekândaki değişiklik çekti ilgisini. Nuri Bey'in 'karanlıkta yemek' projesi için dekore edildiğini söylemesi ise pek gecikmedi. Bir fincan kahvesini içtikten sonra Galapera'da düzenlenen söyleşiye katılmak için izin istedi ve efsunlu mekândan ayrıldı. Okumadığı bir kitabın söyleşisine katılmak utanç vericiydi; ancak Kürşat ile geldikleri bu mekânı ziyaret etmek için bundan daha güzel bir bahane bulamazdı. Söyleşi bitince aynı güzergâhı takip edip Üsküdar'daki evine gitmek için metroya ve sonunda otobüse bindi. İçinde hatırlanmış anılar, kulağında Kürşat'ın sesi vardı. Özlemek bu olmalıydı. Ayakta kaldığı otobüste bunları düşünürken bir adamın avaz avaz bağırıp küfrettiğini işitti, 'kadını taciz etmeye utanmıyor musun, şerefsiz...' ne olduğunu anlayamamıştı ki; bitişiğindeki adamın tekme tokat dövülüp bir ara sokakta otobüsten atıldığını gördü. On dakikaya yakındır kalçasına değen şeyin bir alış-veriş poşeti değil, bitişiğindeki adamın eli olduğunu öğrenince dünya başına yıkıldı. O bir erkeğin hayaline dalmışken bir başka üstelik yabancı bir erkek kadınlığından faydalanmak istemiş, yetmemiş buna tanık olan bir başka yabancı erkek sinirlenip önce adama sonra da İpek'e sesini yükseltmişti. Yolun kalan son on dakikası ipek için geçmek bilmedi ve 'neden şikâyet etmiyorsunuz bayan hoşunuza mı gidiyor tacize uğramak' diyen adamın kalbine sapladığı hançeri yerinden milim kıpırdatamadı. Oysa o bir terk-i diyardaydı. Nihayet ineceği durak geldi ve İpek zincirinden kopan bir kısrak gibi dörtnala koşmaya başladı. Koştu, koştu ve akmayan gözyaşlarını yüzüne attığı bir tokatla davet etti. Artık ağlıyordu. Yağmur evsizlere acımadan yağarken onu da bir evsiz, yurtsuz, dünyasız yapıvermişti. Sırılsıklam olana dek yağmurun altında kaldı. Eve geldiğinde spor ayakkabıları çamur içindeydi. Üzerindeki iç çamaşırlarına kadar her eşyası sırılsıklamdı. Banyoya gidip tüm ıslak eşyalarını küvete attıktan sonra bornozunu giyip yatağına yattı ve ağlamaya kaldığı yerden devam etti. Kürşat; ne vardı İpek'i yalnız bırakacak. Yanında olsaydın, otobüste uzun boyun, iri gövden arasında muhafaza etseydin onu bunlar gelir miydi hiç başına? Ağladı İpek, ağladı ve dua etti; 'Tanrım bir damla olayım. İzin ver İstanbul gibi okyanusta bir sonraki durakta hayata kaldığı yerden devam edecek sapık gibi hayatıma kaldığım yerden devam edebileyim. İzin ver okyanusun içinde bir damla gibi kaybolayım' Ağlarken uyuyakaldı. Büyümek ne zordu. Babası mızmız kızını hiçbir gece güldürmeden yatağa sokmazdı. İpek babasını özleyerek uyuyakaldı. Uyandığında kasığında hissettiği derin ağrı ona kadın olduğunu hatırlatırcasına regl olduğunun haberini veriyordu. Dünü hatırlayınca kadın olmaktan nefret etti. Yatağından kalkıp üzerini giyinmek için odasına yöneldiğinde dayanılmaz acı ona sıkı sıkı sarılmış bırakmıyordu. Giyinme işi bittikten sonra mutfağa girip çay suyu koydu ve salona gidip kaynamasını yatağında bekledi. Kısa süre sonra fokurdayan su sesi bir demlik çayı demlemek için hazır olduğunu haykırıyordu. Çayını demledi, dünden kalma simidini ve peynirini de alıp kahvaltı tepsisiyle yatağına geri döndü. Bütün bir ömrü yatakta geçirmesini söyleseler asla itiraz etmezdi. Kahvaltısını yaparken babasını özlediğini yineden anımsadı. Telefonunu alıp Gelibolu'da yaşayan ailesini aradı. Annesinin cevapladığı telefonda babasının sesini duymak için can atıyordu; ancak annesinin üst kat komşusunda olan günü ve Selim'in üniversitedeki asistanlık deneyimlerini dinlemek zorunda kalmıştı. Nihayet babası aldı telefonu. Birkaç dakikalık hâl hatır sormadan sonra kızının kendisine ihtiyacı olduğunu fark edip hafta sonuna gelmesini istedi. İpek düşünmeksizin kabul etti. Önünde yalnızca bir hafta vardı. Günlerin telaşı da İpek'in telaşı kadardı. Bir hafta çabuk geçti ve İpek Gelibolu'ya gitti. Babası; kendini gasp eden sarhoşa verecek parası olmadığı için kırık şarap şişesiyle boğazı kesilerek katledilen Kadri Bey'in ardından ilçedeki mevlevihaneye göz kulak olmayı üstlenmişti. Herkesin sevdiği işi yapamadığı bu ülkede Melih Bey en şanslı kul idi. Tüm gün mevlevihanede ney üfleyip, zikrediyordu. İpek mevlevihanedeki babasının yanına gittiğinde babası sanki bu cihanda değildi. Uzun süre onu dinledikten sonra babasının onu fark etmesi için yakınına geldi. Babası kızını görünce yüzü gül bahçesine benzedi. Sımsıkı sarılıp kızına, kokusunu içine çekti. İpek yaşlanmış babasının yanaklarını doya doya öpüp, gözlerinin içinde kayboldu. Dağların arkasında güzellik uykusuna çekilmeye hazırlanan güneş, ıslak caddelerdeki minik su birikintilerine turuncu ile kırmızı arasında kalmış renginden bir ışık demetini düşürüyor, düşen ışık demedi çamur rengi suda başka bir renge bürünüp dalga dalga büyüyordu. Aynı güneş mevlevihanenin camlarına da turuncu ışıklar serpiyor ve ileride çöp konteynırında yiyecek bir şeyler arayan hamile kedinin gözlerini kamaştırıyordu. Babasının pembeleşmiş suretine değen turuncu güneş Melih Bey'in de renginin turuncu ile kırmızı arasında olduğunu söylüyordu. Hiç konuşmadılar. Babası eline neyini alıp kızı için bir eser seslendirdi. Yıllar önce kızı da babası için piyano çalardı. Dinledi dinledi... Babasının neyde, neyin babasında kayboluşunu izledi. Uzunca sayılabilecek bir zaman babası ney üfledi kızı dinledi. Sonra sanki tüm kötülüklerden arınmış gibi mutlu ve masum bir yüzle kızına bakan Melih Bey; berrak sesiyle kızına şunları söyledi; _Rumi der ki kızım; 'ney sazlıkta bir kamıştır. Budakları kopartılıp, şekil verildikten sonra yedi delik açılıp adına ney denir tıpkı balçıktan şekillenme insanoğlu gibi. Sonra neyzen üfler neye. Sazlığını özleyen ney hüzünle iç çeker. İnsanoğlu da bedenine ruh üfleyen Allah'ını özler acı acı inlememiz ondandır.' Bu benim sözü bal Rumi'nin aklımdaki tasviri. İpek bu söylenenleri işittiğinde kalbi yerinden fırlayacak gibi olmuştu. Bu cümlelerin bir benzerini birkaç yıl önce Kürşat'tan işitmişti. Babasının biten konuşmasından sonra Kürşat'ın sesi yankılandı kulaklarında; 'Ben yaratanıma kavuşacağım günü, düğünümü bekliyorum' demişti. Duyduğumuz, dinlediğimiz ne varsa bizim. Duyulan dinlenen sesimizse o biziz. Rüzgârın gücünü üzerinde denediği taze yaprağın titreyişini, tatlı suda yem arayan balığın ağzından çıkan seslerle işitilen açlığını, dar odalara hapsedilmiş bedenlerin kireç tutan kemiklerinin kırılışını, milyon kilometre ötede modern hayata geçirilmek için işkence gören kabile sakinlerinin feryatlarını... Dinleyin sizi, babasına annesine benzeten çocuğun sevgi sözlerini. Sonra içinize dönüp özlediğiniz yerden size seslenen sesinizi işitin.
Merve ÖZÇAKIR
|