Site içi arama : | Ana Sayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle | Hızlı Erişim :

(Görme Özürlüler İçin)
ÜYE GİRİŞİ

Kullanıcı Adı:
Şifre:
 
  Şifremi Unuttum!

Yazı Boyutu Büyüklüğü:
A-|A=|A+


E-Bülten Aboneliği

E-posta Adresiniz:

Arkadaşınla Paylaş

İsminiz:

E-posta Adresiniz:

Arkadaşınızın E-posta Adresi:

Kurucu Başkanımız Sayın Gültekin YAZGAN`ı 29.01.2012 Pazar Günü Kaybettik. Acımız Büyüktür;
Başımız Sağolsun.

 
Bağışlarınız İçin Banka Hesap Numaralarımız
 
Harita İçin Tıklayınız

Yürekler Konuşur - Meryem HOŞGÜL


          Yapılan anonsla uyuşuk halinden ayılan Zeynep otobüsünün yer aldığı perona doğru yürümeye koyuldu. Valizini teslim ederken memleketinin otobüsünün de memleketinin kokusunu taşıdığını fark etmişti. Ne garip yıllar sonra şu koskoca şehrin kir, duman, benzin, yılgın kokusu içinde memleketinin kokusunu hatırlayabilmişti.
          Ayakları bir çelik kadar ağır olsa da adımlarını yavaş yavaş atarak otobüse bindi. Adımları mı yoksa yüreği miydi kendisine ağır gelen? İşte kafasını meşgul eden soru... Bu şehirdi varoluş nedeni: Yıllar önce daha Zeyno kız iken gelmişti buralara... Şimdi Zeyno kızın köyüne gidişi de nereden çıkmıştı... Yorgun muydu yoksa bu hal isteksizliğinden mi kaynaklanıyordu? Otobüsün hareket etmesiyle iç hesaplaşmasından sıyrılıp ön koltukta oturan kapkara sürmeli gözlü, saçları belinde iki belik(1) ile toplanmış beş altı yaşlarındaki o kızı gördü. Kız çocuğunun kucağında oturduğu adama gözleri kayınca geçmişten bir perde sanki gözlerinin önüne çekildi. Bir sızı yüreğinden bedenine acıtarak yayıldı, tıpkı apak bir suya bir mürekkebin dalga dalga yayılışı gibi... "Hadi gucuma gel balaca gizim(2)" "'Dede kasabada ne yapacaz" seni öğretmenler görecek ay gizim. Başşehre götürecekler seni, okuyacaksın sen bu kör dedeni hekimlere götüreceksin sonrada. "Zeyno kız götürmek istemez miydi dedesini heç hekimlere. Kasabaya öğretmenin arabasıyla yavaş yavaş giderlerken Zeynep uzaklardaki binalara dikmişti gözünü. Ne demişti dedesi ay balam oralar Urusun vatanıdır. Aha şu tarafta Ermenilerin." "Ermeniler değil miydi dede senin atanı öldüren?" Dedesi bu soruyu her sorduğunda mahsunlaşır iç geçirir, fersiz gözleri Zeyno'nun göremediği diyarlara takılırdı. Ne bilsindi ki Zeyno kız o küçük yaşında dedesinin yüreğinde ana, baba, vatan özleminin demir bir çekiçle yüreğini güm güm ezdiğini.
          İki göz oda, dışarda bir mutfak ve bir ahırdan oluşan evlerinin önünde otururken dedesi kucağına alıp anlatmıştı Zeyno kıza: "bak ay gizim men göremezem amma şu tarafa düşer bizim köyümüz. Ermeniler bizim topraklara göz koyunca menim babam askere gitmiş. Anam bir men iki de ağabeyimle kalmış köy yerinde. Ermeni bir komşumuz köye haber vermiş ki yarın gece Ermeniler köyü basacaklar kaçın diye. Anam bizi o zaman gaçanlarla yolladı. Dedi ki siz gedin savaş bitende biz geler alırıh sizi oradan. Senin yaşlarında bir uşahtım(3) men aygizim. Ayağımın biri yalın birinde ölmüş bir askerin postalı. Kar altında taa İrevan'dan buralara İğdır'a geldik. Men küçük yaşta koca adam olmuş mücadeleye düşmüşüdüm. Atın pisliğinden arpa ayıklar yerdik. Açlık zordur uşağım zordur amma ahlakın iyiyse çalmayı aklına getirmez böyle pislik içinden arpa ayıklayarak doymayı tercih edersin.
          İğdır'da pamuk fabrikasında iş bulduk önce. Fabrikada pamukları köyneğimizin içine sıkıştırırdık, akşam gelince çıkarırdık. Hırsızlık değildi ay gizim hırsızlık değil; kuru betonlarda yatmaktan daha kemiklerimiz ağrıyırdı, döşek yapardık kendimize. Oradan Kars'a geldik, buraya Esenyayla'ya... Bir adamın hizmetçiliğini yaptık, ahırını temizledik. Çok çalıştık Zeynep çok. Bu yanında çalıştığımız adam bizi evlendirdi ev bark sahibi olduk. Anamdan sonra ilk defa bir kadının gözlerine baktım men. Anama da duyamamıştım ya... Felek beni küçük yaşımda anadan, atadan, vatandan ayırdığı yetmez gibi... "Sözün bu yerinde susmuştu dedesi, söylemezdi devamını, fersiz gözleri daha fazla dayanamaz yaşlara boğulurdu. Zeynep hikayenin geri kalanını dedesinin, ağabeyisini, torunu Kaffer abisinden öğrenmişti: "Bak Zeynep sakın İsa dedeye bişey söylemeyesin haa" diye tembihlemişti Zeyno kızı. O zamanlar herkes çok fakirmiş. Köylü ekinini ekiyor hayvanını yetiştiriyor kendi başının çaresine bakıyormuş. Hırsızlardan ekini hayvanı korumak için köylü nöbet tutarmış geceleri. O gece dedesi nöbetteymiş elinde çiftesiyle. Ahırın kapısında bir karartı görünce basmış tüfeğin o tutulasıca tetiğine. Vurduğu hırsız acı bir feryat bırakıp yığılmış yere. Başına vardığında görmüş ki vurduğu bir ak saçlı kadındır. Yanına varıp yüzüne baktığında kadın daha nefesleniyormuş. Silah sesini duyan köylü toplaşmış etraflarına. İsa dede gökyüzünü gün gibi aydınlatan ayın ışığında görmüş kadının kendisine bakan zümrüt yeşili sürmeli gözlerini. İsa dedenin vurduğu yıllar sonra kendisini, evlatlarını bulmaya gelen anasıymış... İşte İsa dede bu olayı izleyen bir yıl içinde üzüntüden, gözlerini kaybetmiş... Küçük Zeynep bunları dinlediğinde o kadar ağlamıştı ki; "Neden felek! Neden dedeme bunları yaptın?" diye küçücük yüreğiyle kocaman hesaplar sormuştu kadere.
          Tam Zeynep bunları içten içe yaşarken otobüs şoförü virajı alamamış arabayı uçurumdan aşağı devirmişti. Zeynep hastane odasında bir sürü kablo ile hayata tutunmaya çalışırken yoğun bakımda hep kafasında bu ses vardı: "Git kızım sen, ben geleceğim senin yanına..."
          Öğretmen Zeynep'in zekasını keşfetmiş onu şehre götürmek isteyince önce anası Lalezer Hatun bir feryat koparmıştı. Zeynep'i üzmemek için de git demişti. "Git geleceğim senin yanına." Beyninde çınlayıp duran bu ses annesinin miydi yoksa dedesinin annesinin mi? Köyden çıktığından beri görmemişti ki anasını, kendisine güzel güzel türküler söyleyen sesini duymamıştı ki... İşte anası ocak başında ekmek yapmaktaydı. Off Allahım nasıl gelmişti biranda bunca yolu. Yoo hayır hayır bu beyninin bir oyunu olmalıydı. İşte dedesi dışardaki sedirde oturmaktaydı. Ve işte minik kardeşi Hüseyin'de yerde emeklemedeydi. "Zeyneeep Zeyneep, gel kızım şu tavuklara yem ver de ben bi hayvanlara bakıp geleyim". Annesi ona sesleniyordu. Ama nasıl olur yaşıyor muydu Zeynep, hangi zamanındaydı yaşamın. Ah Hüseyin küçük yavru; al sana ocaktan tendirden (4) bir ekmek, amma da ağır Hüseyin, otur kardeşim tendirin kenarında dur. Hüseyin zayıf kollarım taşıyamaz olacak seni... Ah Hüseyin ah yanma közlü ateşte kardeşim yanma...
          Kardeşini tandıra düşürdüğünde neden bağırmamıştı Zeynep, neden yardım istememişti feryad edip? "Ah Zeynep ben işittim senin yüreğinin sesini ama dillerin lal olmuştu neden Hüseyin'i düşürdüğünde bağırmadın ay gizim? dedesi kör değil miydi, ölmemiş miydi o şimdi neden hesap sorardı sürmeli Zeyno kızına? Lalezer Hatun gitmemişti Zeynep'le büyükşehre. Nasıl gitsindi ki Hüseyin vardı... Etleri yanmış, derisi yok olmuş nefes alan bir et parçası Hüseyin... Kardeşi... Ona bakmalıydı anası, kızmamalıydı anasına... Ooff bu ses kimindi yıllarca annesini yargılayan vicdanının mı yoksa kör dedesinin sesi miydi? Dedesi demez miydi: " Ah benim gözü sürmelim hayatta nice hatalar yaparsın önemli olan vicdanının sesine kulak verip bunları hafifletmendir. Merhametin olsun uşağım o yaptığın hatanın yüreğinde yarattığı acının üstünü sarsın sarmalasın ki gerektiğinde özür dilemeyi malından ve hatta hayatından vermeyi bilesin... "Köyden gelen bir mektuptu yüreğindeki kara katı örtüyü yavaşça dalgalandıran: yanık bir et parçası olan kardeşine ömrünü adamış annesi ölmüş Hüseyin'e bakacak kimseler kalmamıştı. Ne yapmalıydı Zeynep, yıllarca emek sarf edip kazandığı müdürlük kariyerini hiçe sayıp Hüseyin'e mi gitmeliydi? Elleriyle ömrünün o tandırda yanmasına izin verdiği kardeşi Hüseyin'e mi? "Bu kara uşak okuyup asker olacak bakın göreceksiniz." Kimindi bu ses, onunla hiç konuşmayan babasının mı? "Ah baba Hüseyin asker olamadı benim yüzümden ama bak ben müdür oldum herkes alkışlıyor beni benle gurur duy, kızınla, Zeynep'le gururlan.
          Gözlerini yavaş yavaş şimdiye açıyordu. Ah onu hayata bağlayan şu kablolar... Hüseyin'i hayata bağlayacak bir kablo yok muydu? Gözleri yavaş yavaş kapanırken köyüne dönmüştü. "Bak ay gizim şu uçan kuşu görüyor musun?" Dede ben görüyorum da sen nasıl gördün ki onu hani sen benim gözlerimi göremiyordun? "Ay gizim senin gözlerin ses etmez ama bak şu serçe kuşun kanadı nasıl da yürekten bir türkü tutturmuş çırpınmaktadır. Ben onun dediğini duyarım: ötüşüyle der ki: Ben bir küçük serçeyim şu dünyada diyar diyar gezer sevgi ararım. İşte o serçe sevgiyi nerde bulursa oraya bırakır minik gövdesini. Sevgiyi yüreğiyle bulur. Eğer sen de yüreklerin sesini duymaya çalışırsan gerçek sevgiyi bulman çok kolay olur. Hayatın boyunca yüreklerin, yüreğinin sesine kulak veresin ay balam." "Dede ama yüreğim ne diyor duyamıyorum ki" "Ah menim güzel Zeynep'im. Senin kulağını büyük şehrin uğultusu doldurmuş, hırs doldurmuş, çevrendekilerin kahkahası doldurmuş o kalabalıklardan küçük bir yer aç da yüreği acı ile kanayanların yürek feryatlarına ses ver güzel kızım yoksa gözlerinin görmesi bir hayaldir, pembe bir tozdur sadece ay gizim" dedesi ölmemiş miydi, nasıl bilebilirdi ki onun müdür olup nice eller tarafından alkışlandığını? Zeyno kız okulda bir kitapta okumuştu ki insanların gözleri konuşur." '"Dede sen biliyor musun insanların gözleri de konuşulmuş ben duymadım ama öğretmenim dedi ilerde sen de gözler ne demek istiyor duyarsın." "Konuşur elbet konuşur da güzel balam onları duyman, anlaman için insanların gözlerine bakman gerek değil midir? Bu deden kör olduktan sonra şunu öğrenmiştir ki insanların yürekleri de konuşur, yeter ki buna kulak vermeyi bilesin. Bak yavrum eğer yürekleri dinlemeyi onların sesini duymayı öğrenirsen bir gün çook uzaklarda olan aranızda kilometreler bulunan bir sevdiğinin gözlerini göremezken yüreğini rahatlıkla duyabilirsin. İşte o an senin de yüreğin onunla konuşmaya başlar. Yollar girmiş yıllar girmiş araya fark etmez yeter ki o sese kulak ver kızım. "Ah dede şimdi kimin yüreğinin sesini dinlemeliyim, Hüseyin'in mi yoksa çoktan ölmüş senin mi, yoksa çaresizlikle bocalayan kendi yüreğimin mi? Ya Jack'ın yüreği onun yüreğine de kulak vermeli miyim gözleri fersiz yüreği ferli dedem?"
          Zeynep çalıştığı şirketin satın almadan sorumlu müdürüydü, Jack ile yurt dışında katıldığı bir seminerde tanışmıştı. Önceleri ticari meselelerle ilerleyen sohbetleri yavaş yavaş duygusal bir boyut kazanmıştı. İki yıl süren ilişkilerini artık evlilik ile neticelendirmeye karar vermişlerdi. Evlenecekler ve Jack'ın evinde yaşamaya başlayacaklardı yani Londra'da. Sahi o Londra'ya gidecekken ne işi vardı buralarda, ya Hüseyin o ne olacaktı? Sahi Jack nerdeydi, hani nerdeydi onun coşkuyla çın çın çınlayan kadife sesi? Ah Jack çok mu yollar var aramızda ki ben ne dillerinin sesini duyabilmekteyim ne yüreğinin... Jack kazayı üç gün sonra duymuş duyar duymaz hemen hastaneyi aramıştı. Zeynep kendine geldikten sonra telefonda konuşmuşlar çok önemli bir ihaleye katılması gerektiğinden gelemeyeceğini bildirip özür dilemişti Zeynep'ten. Jack'in sesini onun kulağına ulaştıran şu ahize ne olurdu kendi yüreğinine "Gel sevdiğim, şu çaresiz halimin sevgini hissetmeye ihtiyacı var" haykırışını Jack'e de ulaştırsaydı ya onu buraya getirseydi şu ahize olmaz mıydı... Hastanede onu ziyarete kimse gelmemiş; sadece çalıştığı şirketten bir çiçek demeti ve bir iki arkadaşından telefon gelmişti. Topraklarından, köklerinden koparılmış şu çiçekler birbirleriyle ne kadar da uyumlu gözüküyorlardı. Ya köydeki çeşmenin kenarında, evlerinin arka tarafındaki koskoca boş arsada bitmiş yabani çiçekler; onlar topraklarında daha güzel daha canlıydılar... Oysa şu cicili bicili ambalajlarla süslenmiş çiçekler daha şimdiden soluk bir renge bürünmüş, yavaş yavaş ölüme boyun eğmekteydiler...
          Zeynep yoğun bir tedaviden sonra taburcu olmuş, evine gidip bir ay istirahat ettikten sonra tekrar yola koyulmuştu. Ah bu topraktan çatısız evlerin yer aldığı, çocukların at bindikleri, kadınların elleri hamurla koşturdukları köy, onun çocukluğunu geçirdiği köy müydü... O küçükken de gökyüzü bu kadar yakın mıydı köylerine yoksa büyüdüğü için mi ona öyle gelmekteydi... Dönüş yolunda Zeynep köyde geçirmiş olduğu beş günü Hüseyin'i gördüğü anı düşünüyordu. Hüseyin'in vücudu yanık izleri ile kaplıydı, düştüğünde beyninin aldığı darbe ile vücudu ömür boyu bir et parçası olarak kalmaya mahkumdu. Ah şu yanık izleri olmasa ne kadar da yakışıklıydı Hüseyin. Zeynep'i gördüğünde gözlerini kapatmıştı. Zeynep içten içe sorgulamıştı kendini; "Acaba bana kızgın mısın Hüseyin?"
          "İlk gününü köyde geçirmiş geceyi dedesiyle sohbet ettikleri artık çok eskimiş sedirin üstünde dedesini düşünerek geçirmişti. Dedesiyle konuşuyordu sessiz sessiz. Evet dedesi ölmüştü ama duyabiliyordu onu şuan. Okumak için köyden büyükşehre götürürken öğretmeni arabaya binmeden evvel ne demişti dedesi; "Zeynep balam ağlam gözel gizim" "Dede sen de gel ne olur, ben kiminle konuşurum oralarda, kim bana senin gibi sesleri duymayı anlatır? Ne olur dedem sen de gel." "Üzülme Zeynep kızım sen uzakta da olsan ben yine sana anlatırım sesleri, seslerin ettiği koca koca sözleri. Ne demiştim hatırlasana ay balam: sen yüreklerin sesine kulak ver varsın arada yollar olsun fark etmez ki. O sesler koca koca dağları aşar da seni bulur, kulağından yüreğine akar işte o an bilirsin ki deden sana seslenmiştir, sanki yanı başındadır da beliklerini okşamaktadır. Söz benim küçük kızım, sen olmasan da bu sedirde oturup sesleneceğim sana sen de bana ses vermeyi sakın unutma."
          Zeynep, dedesinin sesini duymayalı onun yüreğini aramayalı ne kadar çok zaman geçmişti. Ta ki şu trafik kazası oluncaya kadar Zeyno kız olduğunu hatırlamamıştı hiç. Gece dedesi "İyi yaptın Zeyno kızım, Hüseyin'in hayatının bedelini ödemelisin artık. Zamanıdır onu yanmış hayallerinin sardığı yalnızlıktan kurtarmanın." Zeynep dedesini dinlemiş ve o gece Jack'e mektup yazmıştı. Ertesi gün şehre gidip ilk işi bir tekerlekli sandalye bulmak olmuştu, uçak biletlerini ayarlamış, annesi öldüğünden beri Hüseyin'e bakan uzaktan akrabaları olan kadına birkaç ufak hediye almış, kardeşine uyan bir iki kıyafet alıp köye dönmüştü. Geriye kalan iki günde ise ailesinin mezarlarını ziyaret etmiş, evin ve tarlaların tapu işlemlerini halletmişti. Ve artık gitme zamanıydı: Otuz iki yıllık ömrünün hatalı geçmişini yok etmek en doğrusuydu, ondan geriye bir şey kalmamalıydı. Zaman telafi zamanıydı; evi ve tarlayı satıp Hüseyin'i tekerlekli sandalyeye koyup arabaya binmişlerdi.
          Nihayet yoğun yağmurla geçen nisan ayından sonra mayıs ayıyla beraber doğa da yeniden canlanmaya başlamış, gökyüzü capcanlı bir maviye bürünerek adeta sevgi ile yeryüzündekileri selamlamaktaydı. Zeynep. Hüseyin'i tekerlekli sandalyeye koyup verandaya çıkarmış ona yemek yedirmeye çalışıyordu. Bahçedeki kırmızı gülleri görünce aklına Jack gelmişti; Aylar önce yazdığı mektupta Jack’e ayrılıklarını bildirmişti. " ...Evet Jack iki yıl bir birlikteliğimiz oldu fakat şunu fark ettim ki biz aklımızın ve dilimizin söylediklerine kulak vermişiz sadece, yüreğimiz ne demiş hiç kulak vermemişiz. Şimdi bunca uzaklardan yüreğinin sesini duymaya çalışıyorum da hiçbir ses işitemiyorum. Ya sen; senle konuşan yüreğimin sesini duyabildin mi hiç? Sanmam... Eğer ki duysaydın kariyerini, sevgili iş arkadaşlarını ve sevgili villanı bırakıp gelir ve ellerimden tutardın. Senin için bizim hayatımız Londra'da büyük bir şirkette kariyer ve bol sahte sesler üzerine kurulacak bir evlilik... Ben böyle bir yaşam istemiyorum Jack elveda." Mektupta yazdıkları aklına gelince doğru karar verdiğine bir kez daha ikna oldu.
          Beş ay önce Hüseyin'i İstanbul'a getirdiğinde şu an oturduğu evi bulup hemen taşınmış ve Hüseyin'in tedavisine başlamıştı. Her gün düzenli olarak eve fizyoterapist geliyor Hüseyin'in eklemlerini açmaya çalışıyorlardı.
          Hüseyin'in yemek yemesi bitince Zeynep, Hüseyin'in gözlerine baktı, ah ne kadar da yakışıklıydı kardeşi... " Hüseyin sen deniz gördün mü hiç?" diye sordu Zeynep.  Nerden görsündü ki denizi; yıllarca dört göz oda da tavanı seyre terk etmemiş miydi kardeşini... "Hadi bakalım bugün seni denize götüreceğim, eminim çok seveceksin."
          Tekerlekli sandalyeyi yavaş yavaş sürerek arabaya doğru ilerledi. Yol boyu Hüseyin'le konuştu: "Bak Hüseyin şurası falanca firmanın satış şirketi, şu sağdaki yoldan aşağısı ise falanca otele ait bir görsen acayip büyük."
          Zeynep birden kendine geldi, büyük şehrin koşturmacasına kaptırmış yine gözlerinin sesiyle konuşmuş yüreğini susturmuştu. Ne yapsındı Hüseyin falanca otelin şıklığını, yıllarca yaşadığı yalnızlığının yarasını, sevgisizliğinin acısını şu otelin lüksü nasıl tedavi edebilirdi ki. Zeynep arabayı sakin bir yere park edip kardeşini zorlukla sandalyesine oturttu. Sandalyeyi sürerken içten içe de Hüseyin'le konuşuyordu: "Aah Hüseyin bilirim kardeşim çok hatalıyım. Senin hayatının o tandırda yanmasına izin verdim ama o da yetmez gibi çekip gittim köyden. Ne aradım sizi ne sordum yıllarca. O yolları çamur, ayazı keskin, çiçekler açmayan yerde yalnız koydum sizi. Burda bir sürü çiçek arasında mesut saydım kendimi. Oysa insanın özü olmazsa içinde insanlığını terk edermiş bilemedim. Çiçekler bahçemi renklendirir sanırdım bunun için var sanırdım, bilemedim lalelerin, güllerin konuştuğunu, insanın değer verdiğine sarıldıkça onların da cana gelip dillendiklerini. Sahi dedem söylerdi böyle bir türkü "Lalelerin, sümbüllerin intizarı var" sana da söylemiş miydi ben yokken? Ah kardeşim bilemedim ki dillerin lâl olsa da gözlerin kör olsa da, yüreğinle yollar ötesinden benimle konuşabileceğini... Canım kardeşim ne olur affet beni, bundan sonraki hayatım senin şu tutmayan ellerine teslim. İstersen ipimi çek istersen sevgi ile sar sarmala. Affet kardeşim beni... Yeter ki acılarını kenara it ve yüreğinle konuş benimle, sesime ses ver... "Zeynep böyle içten içe konuşurken birden deniz kenarına çoktan vardıklarını fark etti. Hüseyin'in sandalyesini denize doğru çevirdi, onun ayakkabılarını çıkararak yine zorlukla da olsa yere oturtup ayaklarını denize sarkıttı. Kendisi de yanına oturup kardeşinin ellerini tuttu. "Bak kardeşim, canım kardeşim işte bu sana bahsettiğim mavi mutluluk. Nasıl beğendin mi? Ha bu arada bak az sonra küçük ballıklar gelip ayağını gıdıklamaya başlarlar sakın korkma. Mutluluk işte bu. Bak Hüseyin hissediyor musun mutluluğun kokusunu? Bu kokuyu ciğerlerine doldur kardeşim."
          Zeynep sözlerinin bitiminde kafasını Hüseyin'e çevirince ilk defa Hüseyin'in gülümsemesini gördü. Aman Allah'ım yoksa Hüseyin konuşmaya mı başlamıştı onunla? Zeynep'in kaelbi hızla çarparken dedesinin sözleri aklına geldi: " Kulaklarındakileri temizle Zeynep, yüreklerin sesine kulak ver". Aman Allah'ım Zeynep daha fazla dayanamadı gözyaşlarının boşalmaktaki ısrarına. Bir yandan ağlarken bir yandan mutluluktan gülüyordu. Ne de güzeldi Hüseyin'in kardeşinin sesi: " Teşekkür ederim abla döndüğün için..." Abla... bu kelimeyi daha önce de çok duymuştu kapıcısından, Jack'ın teyzesinin kızından, arkadaşlarının kardeşlerinden, dilenciden, garsondan, çaycıdan. Evet daha önce defalarca duymuştu bu kelimeyi ama en samimi, en sevgi dolu olanı buydu; Hüseyin'in yüreğinden kopup gelen, kimselerin duymadığı, kimselerin anlayamadığı...
          Tanrı Zeynep'e bir kaza ile yeni bir hayat vermiş kimselerin duymadığı sesleri duymasını sağlamıştı... İnsan isterse kör olsun isterse lal, isterse arada aşılması zor yollar olsun insan istedi mi yüreklerin sesini işitirdi. Mutluluk işte o küçücük yüreklerden sımsıcak duygu dolu seslerde gizlidir. Yeter ki yüreklerdeki kinler, nefretler, hırslar bir yana itilip kulak verilsin...
          (1)saç örgüsü
          (2)haydi kucağıma gel küçük kızım.
          (3)çocuk
          (4)Doğu Anadolu'da ekmek pişirmek için duvarları bir çeşit toprakla sıvalı çok derin olmayan çukur şeklinde bir tür ocak.

Meryem HOŞGÜL