Site içi arama : | Ana Sayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle | Hızlı Erişim :

(Görme Özürlüler İçin)
ÜYE GİRİŞİ

Kullanıcı Adı:
Şifre:
 
  Şifremi Unuttum!

Yazı Boyutu Büyüklüğü:
A-|A=|A+


E-Bülten Aboneliği

E-posta Adresiniz:

Arkadaşınla Paylaş

İsminiz:

E-posta Adresiniz:

Arkadaşınızın E-posta Adresi:

Kurucu Başkanımız Sayın Gültekin YAZGAN`ı 29.01.2012 Pazar Günü Kaybettik. Acımız Büyüktür;
Başımız Sağolsun.

 
Bağışlarınız İçin Banka Hesap Numaralarımız
 
Harita İçin Tıklayınız

Atamızın Sesi - Şükriye ALBAYRAK


          Günlerce süren ölüm uykusunun ardından gözlerini beyaz bir dünyaya açıyor. Odanın duvarları beyaz, yatak, çarşaflar; her yer bembeyaz. Beyaz önlüklü, ak saçlı bir doktor; solunda duruyor. Sağında bir beyaz melek... Ölümü hatırlatan beyazın soğukluğuyla bedeninin acısı birleşiyor ve içi ülperiyor İbrahim'in...
          Uyandığını gören hemşire, heyecanlı bir sesle: "Uyandı, gözlerini açtı!" diye haykırıyor. Doktor: "İyi misin asker?" diyecek gibi oluyor. Gözlerindeki acıyı görüp vazgeçiyor. İbrahim'in beyazdan kamaşmış gözleri, odanın içinde başka bir renk arıyormuş gibi bakıyor etrafa. Birkaç saniyelik bakışın ardından karşıdaki duvarda duran bir resme çakılıyor kara gözleri. O resimdeki bir çift mavi göz, ona bakıyor. Bu gözler, İbrahim'e hiç de yabancı değildi. İbrahim, çocukluğundan beri her sabah bu mavi bakışlarla uyanırdı. Hayatının en acı dolu uykusundan da böyle uyanmıştı. O bakışlar, bu defa farklı gelmişti İbrahim'e. O gözler, aslan yürekli askerine gurur dolu bir nazarla bakıyordu sanki. Hayatla tek bağlantısı olan bu mavilik, onu çocukluğuna alıp götürmüştü. O gözlerin sahibiyle tanıştığı ve sesini ilk defa duyduğu gün geldi aklına:
          İbrahim, ülkenin güney doğusundaki yoksul bir şehirde doğmuştu ve ilkokula da orada başlamıştı. Okulun ilk günüydü. Öğretmen masasının arkasındaki duvarda siyah beyaz bir resim duruyordu. O, bu resmi ilk defa görmüştü. Şaşkın gözlerle öğretmenine dönüp: "Öğretmenim, bu kim?" diye sormuştu.
          Öğretmen: " O, bizim Ata'mız, sizlere oturduğunuz sıraları armağan eden kişi... Bizim için o kadar çok iyilik yaptı ki, bir bilseniz; ama büyüdükçe anlarsınız." diye yanıt vermişti. İbrahim: "O zaman teşekkür etmemiz lazım. Babam, bizler için iyi şeyler yapanlara teşekkür etmemiz gerektiğini söyler. Bizi ona götürür müsünüz?" dedi
          Öğretmen "tamam; ama ona teşekkür etmek için yanına gitmenize gerek yok. Derslerinize çok çalışıp okumayı biran önce sökerek ona teşekkür etmiş olursunuz. Hem böylece iyi insan da olursunuz; çünkü Ata'mız iyi insanları çok sever." dedi. İbrahim, bu konuşmayı akşam babasına anlattı.
          Babası: "Öğretmenin haklı. Sen okumayı öğren. Benim de sana bir sürprizim var." dedi. İbrahim, iyi insan olmayı kafasına koymuştu ve babasının sürprizini de çok merak ediyordu. Bu nedenle sınıfta, okumayı ilk o öğrenmişti.
          Oğlunun artık okuyabildiğini gören babası, o akşam eve elinde bir kasetle gelmişti: "İbrahiiim! İşte sürprizim." dedi.
          Babasının elindeki kasedi gören İbrahim, kasedin memleketindeki yanık sesli türkücülerden birine ait olduğunu sanıp hayal kırıklığına uğramış bir sesle: "Of babacığım yaaa! Bizim evde bunlardan yığınla var. Bu muydu sürprizin?" dedi.
          Babası, İbrahim'i duymuyordu bile. Kasedi, tahta masanın üzerinde duran büyükçe bir kaset çalara taktı Kasetteki ses: "Cumhuriyetimizin onuncu yılını doldurduk. En büyük bayramdır. Kutlu olsun." diyordu.
          İbrahim yanılmıştı; bu ses, alışık olduğu seslerden değildi. Şaşkınlıktan büyümüş gözlerle yanında oturan ablasına döndü: "Ablaaa! Bu kim?" diye sordu. Ablası: "Ata'mızın sesi... Onuncu yıl nutkunu okuyor." dedi.
          Kaset ilerledikçe İbrahimin şaşkınlığı daha da artıyordu, çocuk kalbi hızla çarpıyor ve dizginlenemez bir coşku duyuyordu. Ne demek istediğini anlamıyordu; ama bu ses, onu kendine çekiyordu. Biraz sonra babasının yüzüne baktı ve onu ilk defa ağlarken gördü: "Babacığım neden ağlıyorsun?" diye sordu.
          Babası: " O bize bu ülkeyi bıraktı. Başını yastığa rahat koyuyorsan onun sayesinde... Onun kurduğu cumhuriyet olmasaydı Türk olmanın onurunu da yaşayamazdık. Bak oğlum, ben okuyamadım. Cahil bir adamım, çoğu şeyi bilmem; Ama iki şeyi çok iyi bilirim: Atatürk'ün ve Türkiye'nin aşkını; çünkü ırkımız, dilimiz ne olursa olsun hepimiz bu bayrak altında yaşıyoruz. İmkanım olsa Atatürk gibi asker olur, bu vatan uğrunda canımı verirdim. Sen oku ve büyük adam ol. Şuanda küçüksün, ne demek istediğimi anlamazsın. Atatürk'ü de anlayamazsın. Bol bol oku, ne yaptığını ve ne demek istediğini ancak o zaman anlarsın. Zaten iyi bir insan olmak istiyorsan onu anlamak zorundasın." dedi.
          İbrahim, gerçekten babasının ne demek istediğini anlayamamıştı; ancak her söylediğini aklına kazımıştı.
          Aylar sonra bir sabah annesi ve babaannesinin çığlıklarıyla uyandı. Korkuyla ablasına koşup:
          "Abla ne oldu, Annemler niçin ağlıyor?" diye haykırdı.
          Ablası: "Korkma! Babam, cennete gitti. Onun için ağlıyorlar" dedi.
          İbrahim: "neden gitti, bir daha gelmeyecek mi, bana mı kızıp gitti?" diyerek ağlamaya başladı. Ablası: "Bu dünyadaki görevi bitti ve gitti. Bir daha gelemeyecek. O hiç sana kızar mı? Seni çok sever, bilmiyor musun? Sen de sil bakalım şu gözyaşlarını. Baban sana dayanamaz, sen üzülürsen o da üzülür. Onu üzmek ister misin?" dedi.
          Ablasının bu sözlerinin ardından küçük çocuk sustu, koşarak masanın önüne gitti ve onlarca kaset arasında Atatürk'ün sesinin olduğu kasedi aramaya başladı. Kısa bir uğraştan sonra buldu. Göğsüne bastırarak:
          "Babacığım, senin sesin yok; ama Ata'mızın sesi var. Bunu hep saklayacağım. Ben de onun gibi asker olup vatanı koruyacağım." dedi.
          Bu çocuk, babasını kaybettikten sonra çok büyük bir hayat sınavı vermiş, yoksulluğun soğuk nefesini hep ensesinde hissetmişti; Ama ne olursa olsun eğitim aşkından ve asker olma hedefinden vazgeçmemişti. İbrahim, büyüdükçe gönlündeki Atatürk aşkı ve vatan sevgisi de büyüdü. Zor da olsa eğitim hayatını başarıyla bitirip asker olduğu gün hayatının en mutlu günüydü. Babası, görmese de ona verdiği sözü tutmuştu. Üniformayı giyip aynanın karşısına geçince: "Babacığım, keşke yanımda olsaydın, benimle gurur duyardın." Diyerek gururla kendine baktı.
          Komutan olarak ilk dağa çıktığı gün bir grup teröristle karşılaşmışlar, uzun uğraşlar sonucunda onları püskürtmeyi başarmışlardı. O gün o cenderenin içinde Atatürk'ü daha iyi anlamıştı. İbrahim'e göre bu sefer durum farklıydı. "Ne hale geldik biz?" dedi kendi kendine: "Ata'mız yabancı düşmanlarla savaşmıştı ve kazanmıştı. Peki şimdi ne olmuştu da bir millet, Ata'sını bile unutup kendi kendiyle çatışır hale gelmişti. Aynı bayrak altında yaşanılmıyor muydu, aynı dil konuşulmuyor muydu? Hangi dine inanırsa inansın herkes ibadetini özgürce yapamıyor muydu? En önemlisi de bu vatanı kurtarmak için dedelerimiz hep beraber savaşıp şehit olmamış mıydı? Kim, nerede yanlış yapmıştı da bu insanlar kendi kardeşine, vatandaşına kurşun sıkar hale gelmişti? Galiba onlara Atatürk'ü anlatan bir babaları ve öğretmenleri olmamıştı. Belki de onun sesini hiç duymamışlardı. Yoksa aynı topraklar üzerinde yaşadıkları kardeşlerine nasıl silah doğrulturlardı..." O günden bugüne bu sorulara hala bir yanıt bulamamıştı.
          İki gün önce gece yarısı çalan bir telefonla uyandı. Büyük bir korkuyla ve telaşla telefona koştu. Telefonu açınca gelen ses, kesik kesik bağırıyordu: "Komutanım komutanım, çabuk gelin; çatışma çıktı!"
          İbrahim: "of of Allah kahretsin! Yine mi? Hemen geliyorum!" diye haykırdı. Bir saniye bile kaybedecek vakti yoktu. Beşiğinde uyuyan oğlu Mustafa'ya bakarak: "Canım oğlum benim, sen hep rahat uyuyasın diye gidiyorum. Kendi vatandaşının kurşunlarını yemeyesin diye..." dedi. Oğlunun yanağına bir öpücük kondurdu. Evden koşarak çıktı. Karakola vardı ve askerlerini etrafına topladı:
          "Arkadaşlar, sakın korkmayın. Hepimiz bu çatışmalara alıştık. Gidip bu hainleri temizleyeceğiz. Halkımız bir gece daha rahat uyuyacak. Ne olursa olsun gücünüzü ve inancınızı yitirmeyin. Ne zaman ki; yitirirseniz vatan elimizden kayıp gider. Sizlere inanıyorum. Başaracaksınız." Dedi ve askerlerine son emri verdi.
          Askerler, komutanlarının sözlerinden aldıkları umut ışığıyla bir kez daha inanmışlardı kazanmaya. Büyük bir heyecan ve coşkuyla araçlara bindiler. Her operasyon öncesi yüreklerini ölüm korkusu sarardı; ama öldüklerinde şehit olacaklarını düşündüklerinde kendileri için ölümün o kadar da korkunç bir şey olmadığına inanırlardı. Komutan İbrahim, en öndeki araçtaydı, Bir saate yakın yol gitmişlerdi. Dağa yaklaştıkça teröristler ve diğer askerlerin karşılıklı olarak birbirlerine sıktıkları silahların sesleri acı acı kulakları tırmalıyordu.
          Komutan İbrahim, bulunduğu aracı kullanan şoföre durmasını emretti. Araçtan inerek diğer araçları da durdurdu ve Askerlere "in" emri verdi:
          "Arkadaşlar, buradan itibaren yolumuza yaya olarak devam edeceğiz; çünkü araçların ışıkları dağdakiler tarafından görülebilir, sesleri de duyulabilir. Bu durum hepimizin hayatlarımızı tehlikeye atmak demektir. Şimdi sessiz bir şekilde arkamdan yürüyün. Görünmeden gruba yaklaşmaya çalışalım."
          Bunları söyleyerek en önde yürümeye başladı komutan. Bu komutan, hep böyleydi. Hep en önde yürürdü. Korkusuz ve çevikti. Askerlerini, canı gibi sever; gözü gibi korumak için uğraşırdı. Birisi şehit olsa, "keşke ben olsaydım" diyebilecek kadar yiğitti. Askerlerden birisi: "Komutanım, kurbanınız olayım; önünüze ben geçeyim. Daha yeni doğmuş bir bebeğiniz var. Onun babasız kalmaması için arkada..." Komutan, askerin sözünü bitirmesine müsaade vermeyerek:
          "Arkada durayım değil mi? O zaman ölmem. Mustafa'm da babasız kalmaz. Asıl ben korkup arkaya geçersem binlerce bebek anasız babasız kalacak. Onları düşününce bir tek benim Evladım kalmış, çok mu?" dedi. Tabur bu konuşmalar esnasında yirmi dakika kadar yürümüştü. Komutanın arkasında yürüyen askerler büyük bir gürültüyle irkildi. Ardından acılar içindeyken bile askerlerini düşünen o ses duyuldu:
          "Gençler, gelmeyin. Başka mayın olabilir. Ne olur uzak durun." Diye yal varıyordu. İbrahim komutan, o sözlerinden sonra yaşanan hiçbir şeyi hatırlamıyordu. İşte iki dakika önce bu soğuk odada açmıştı gözlerini.
          Doktor, İbrahim'in dakikalardır gözlerinin Atatürk'ten başka bir yere çevrilmemesinden korktu. Aklı başında mı diye sormak için: Asker, iyi misin?" dedi. İbrahim, doktorun bu sözüyle irkildi ve kendine geldi. Şimdi gözlerini o mavi dünyadan ayırmış, doktora bakıyordu. Doktora bakan kara gözlerinde dayanılmaz ağrıların yorgunluğu vardı. Bir iki saniye sonra aklına babasının hatırası olan kaset geldi. Hiç yanından ayırmazdı. Uğur getirdiğine inanır, hep çantasında taşırdı. Tüm gücünü yüklediği kesik bir sesle: "Çantam nerede? Bana çantamı getirin." diyebildi.
          Doktor, acıyan gözlerle bakarak: "Asker ölümden döndün, çok acı çekiyorsun. Derdin çanta mı?" diye sordu.
          İbrahim, hırıltı gibi çıkan bir sesle: "Çantanın içindeki çok önemliydi." Dedi. Doktor, alaycı bir gülüşle: "Evladım, senin aklın başında mı? Bacın, anan, eşin dışarıda ağıtlar yakıyor. En acısı bacakların yok. Sen bunları değil de çantanı soruyorsun. Hem söyle bakalım, ne vardı o çantada." Dedi.
          İbrahim, son kalan gücüyle: "Ata'mızın sesi vardı. O, bize koca bir ülkeyi emanet etti. Ben, onun sesinin olduğu bir kasede bile sahip çıkamadım. Ata'm, beni affet. Oğluma seni anlatmaya gücüm yetmedi. Bari sesini bırakabilseydim. Babam gibi olamadım. O, beni senin aşkınla doldurmuştu. Söyleyin Zeynep'ime, o da Mustafa'mı bu aşkla dolu büyütsün." Dedi ve gözlerini sonsuzluğa kapattı.

Şükriye  ALBAYRAK