|
Ne haber günlüğüm, yine ben geldim. Bu sefer sana her zaman ki konulardan daha güzeliyle geldim. Ayaklarım beni sana getirdi. Artık sana o kadar alışmışım ki her şeyimi seninle paylaşmak istiyorum. Duygularımın en taze haliyle koştum geldim sana. Ne tarafa elimi uzatsam kâğıt, kalem çıkıyor karşıma. Onlar yönetiyor beni adeta. Onlar "YAZ, YAZ" diyor sanki fısıltıyla. Bir anda parmaklarımın arasında buluyorum kalemi. Önümde de kocaman bir kâğıt. Daha tertemiz, bomboş, bembeyaz bir sayfa... Öylece yayılmış masanın üzerine. Ama dokunmaya kıyamıyor tazecik yaprağa büyülenmiş parmaklarım. Odada yanan lamba kâğıdı aydınlatıyor gibiydi. Bunu hissetmek bile çok güzel olmalı. Durur mu artık ellerim, kalemim? Gönül ağacından tek tek dökülmeye başlıyor kelimeler. Aynı zamanda dinlediğim müzik daha da bir ilham veriyor bana. Hani, ezberlemiş gibi yazıyorum bütün cümleleri. Adını söyleyemediğim herkes, cümlelerimin gizli öznesi oluyor. Yazacağım her kelime beynimde birer birer yontulduktan sonra yağmur gibi kağıda süzülüyor. İşte günlüğüm, bende anlatmaya başlıyorum sana. "DUYMAK İSTİYORUM" diyerek gireyim konuya. Çünkü öykümüzün ana teması "DUYMAK" olacak. Çünkü, o mis kokulu sayfalarına geçen hafta yapmış olduğumuz muhteşem geziyi yazacağım. İçerisinden dolu dolu ders aldığımız o muhteşem geziyi. İşte o gezi, işte o gezi... Okulumuzun düzenlediği bir geziydi o. İlimizde bulunan, fakat kimsenin haberdar olmadığı engelliler okuluna düzenlenen bir gezi. Daha doğrusu engelleri aşmış olan insanların mekanına uğradık diyelim. Hiç birimizin aklına bile gelmeyen masum hayatların ne zorluklan aştığını biraz anlamaya, görmeye gittik. Görme, işitme ve konuşma engelliler için duymanın ne kadar önemli olduğunu öğrendik. Görmeyen biri için kulak, hayatının kurtarıcısı oluyor belki. Onlar için duymak ve işitmek, görmek ve bakmak aynı şeyler değildi. Her duyduğu kelimenin ayrı bir ahengi vardı kendi içinde. İlk konuğu olduğumuz eğitim yuvası bir görme engelliler okuluydu. Bir ilköğretim okuluydu. Orada yaşam çok farklıydı. Sıcak bir ortamdı. Herkes Polyanna'yı örnek alıyordu kendine. Aslında ben oradaki arkadaşlarımı görmeyen diye hiç sınıflandırmak istemiyorum. Çünkü, normal insanların birçok şeyi görüp de fark edemediği her şeyi o arkadaşlarım anında hissedebiliyorlar. Arkadaşlarım diyorum çünkü onlara kanım ısındı. Hatta kardeşlerim demeliyim. Hepsinin ayrı bir yeteneği var hayata karşı. Kiminin edebiyata, kiminin spora, kiminin de müziğe. Mutlaka tutunmuşlar bir dala. En çok ilgiyi müzik topluyor. Dedim yaa! Ses onlar için apayrı bir duygu olsa gerek. Ses. müzik konusunda profesyoneller. Soruyorum onlara, "Eğer bir seçme şansınız olsaydı diğer organlarınızdan birini kaybetmeyi mi, yoksa gözünüzü kaybetmeyi mi seçerdiniz?" Diye. Onların verdiği cevap çok hoşuma gitti. Verdikleri cevap ise şu oldu: Tabi ki yine gözlerimizin görmemesini tercih ederdik. Çünkü, biz buna çoktan alıştık. Gözlerimizin eksikliği bizi artık etkilemiyor bile. Mesela: kulağımızın duymadığını düşünemiyorum. Ses bizim ayrılmaz bir parçamız oldu. Hiçbir sesi duyamadığımı aklıma getiremiyorum. Bazen sinek vızıltısının sesini duymak bile insana iyi geliyor biliyor musun? Bu yüzden ben hep duymak istiyorum. Belki denizin mavisini göremiyorum ama dalgaların sesi kulağımın pasını silmeye yetiyor. Belki yağmurun yeryüzüne süzülüşünü göremiyorum ama damlaların sesini duymak yetiyor işte. Belki küçücük bir çocuğun yanağındaki tebessümlü gülüşü göremiyorum ama duymak yetiyor. Güneşin ışığını göremiyorum ama onun sıcaklığını tenimde hissetmek yetiyor. Belki o istiklalimizin simgesi bayrağımızın rengini göremiyorum ama onu ruhumda yaşatmak, onu düşünmek, onun için hayırlı bir vatandaş olmaya çalışmak yetiyor bana. Belki o toprak anamızı göremiyorum ama onun üzerinde yürümek, onun kokusunu içime çekmek yetiyor da artıyor bile. Yani Ela'cığım görmemek bir sorun değil onu sorunsuz hale getirmek önemli. Benim demek istediğim hissedebilmek, hayatın kokusunu derince içine çekebilmek, dokunabilmek, her şeyin tadını dolu dolu alabilmek, en önemlisi de duyabilmek bunlar insanın eksikliğini görür. Unutma, yarın kimsenin ne olacağı belli değil. O yüzden pozitif ol, pozitif düşün ve hayatın hep pozitif geçsin. Ben öyle yapıyorum. Görmesem de hayatımdaki sessizliğin sesini değerlendiriyorum. Böylece bütün sırları çözüyorum. Çözemediğim tek sır gecenin sessizliğinin sırrı oluyor. Bir kuş cıvıltısını, kuzuların meleyişini, su şırıltısını, bir müzik aletinin ezgisini, bir Pavarotti 'yi, şefkatli bir anne baba sesi hele de "YAVRUUM" değişlerini, rüzgarın esintisini, o kulağa çok hoş gelen saatin "TİK TAK" sesini, kalbimizin "GÜM GÜM" diye atışını dinlemeden yaşanır mı? Allah'ın bize verdiği en büyük nimetlerden duyabilmek. Ben duyduğuma şükrediyorum. Bütün sesleri algılayabildiğim için de mutluyum. Duymayı seviyorum ve her zaman duymak istiyorum. Dediler. Ben bu konuşmayı başında da söylediğim gibi çok beğendim ve çok etkilendim. İnanılmaz bir yaşam felsefesi vardı onların içlerinde. Öylesine tutunmuşlar ki hayata sıkı sıkı. Ses, onlar için her şey demekti. Ses enerjisi bu olmalı diye düşünüyorum. Sinek vızıltısı bile artık kulağımı tırmalamıyor. Bu yaz kendimi doğanın sesini dinlemeye adıyorum. Günlüğüm, ben seninle konuşuyorum ama keşke sen de beni duyabilsen. O okulda beni çok duygulandıran bir şey daha olmuştu. Orada herkes görmediği için hep teneffüslerde beraber elele dolaşıyorlardı. Allah'ım bu ne güzel bir kardeşliktir. Bu başka bir bağ olmalı. Kardeşlikten daha öte bir bağ. Ayrıldıklarında yine ses yöntemiyle buluyorlardı birbirlerini. İşte o yöntem duygulandırdı beni. Birbirlerinin isimlerini çağırıyorlar ve karşıdaki kişi ismini duyduğunda arkadaşına alkış yaparak onu yönlendiriyor. Alkışın geldiği yöne doğru hareket ederek ulaşıyor arkadaşına. Bence bu süper bir yöntem. Ses işte bu kadar önemli onlar için. Bazen düşmelerini, bazen bir yerlere çarpmalarını engelliyordu ses. Görmeyen gözler için bir ışık, bir ışıltıydı ses. Bu ışıltıyı kör ve körelmiş olan kalpler de fark edebilse keşke. "İKİ DİNLE BİR SÖYLE" atasözü de duymanın önemini belirtiyor yine. Ses. en önemli iletişim aracıdır bence. Dilin en büyük yapısıdır. Ses hem konuşabilmek hem de duyabilmek demektir. Görme engellilerden sonra konuşma ve işitme engelliler için de en büyük nimettir. Tek farkı görme engelliler gözün eksikliğini seste buluyorlarken konuşma ve işitme engelliler sesin eksikliğini arıyorlar. Görme engelliler okulundan sonraki ilk durağımız konuşma ve işitme okulu olmuştu. Siz belki görme engellilere kör, konuşma ve işitme engellilere de sağır ve dilsiz diyeceksiniz. Ben bu tabiri hiç hoş bulmuyorum. Bu yüzden onlara hak ettikleri gibi hitap etmeye çalışıyorum. Lütfen siz de öyle yapın. Evet ne diyorduk? Konuşma ve işitme engelliler için büyük eksiklik ses. Ama onlar da bu eksikliği kapatmış olmalı. İşaret dili onların sesini duyurmaya yetiyor. Şu anda empati kurmaya çalışıyorum. Fakat bunu düşünürken onlar kadar başaralı olur muydum bilmiyorum. Görme engellilerin de konuşma ve işitme engellilerin de hayatının zor olduğuna kanaat getiriyorum. Ancak onlar hayatı "ZOBİZA" felsefesine inanarak başarmışlar. Zoru olmuş bil, imkansız zaman alır. Geziden okula döndüğümüzde içimde farklı bir his vardı günlüğüm. Bu his, önceden hiç tatmadığım bir histi. Mutluluk mu, hüzün mü, heyecan mı, şaşkınlık mı, korku mu, stres mi hiç belli değil. Bambaşka bir duygu. İşte, birden içimi dökmeye başladım sana. Kudretli parmaklar sana usul usul başladı dokunmaya. Sanki sabahtan beri duyduğum bütün sesler yankılanıyordu içimde adeta. Duymak istiyorum, duymak istiyorum diyordu birileri sürekli. Bu sözleri kalem de duymuş gibi daha da hareketleniyordu. En etkili söz de kulağa hitap edilince anlamlı olurdu değil mi? Yani, kulaktan içeri girince, yüreğe ulaşıncaya kadar. Duymak, anlamanın yarısı değil mi? Beyninde oluşturuncaya kadar. Duymak, sesin bütünü değil mi? Ruhunda algılayıncaya kadar. Duymak, aynı zamanda hayatı anlamak değil mi? Ömrünün sonuna kadar. Duymak, tepki vermek değil mi? Yaşadığını anlayana kadar. Duymak, bir gök gürültüsü değil mi? İçinde şimşekler çakıncaya kadar. Duymak, bir serin rüzgar değil mi? İçinde fırtınalar kopuncaya kadar. Duymak, birine bağırmak değil mi? Kalbi kırılıncaya kadar. Duymak, bunların hepsi değil mi? Sonunda böyle cümleler ortaya çıkarıyor kalemim. Yine de söylemek istediklerini bir türlü anlatamamış gibi bakıyor yüzüme. Sorularına yanıt bulamamış gibi. Ama o başı dik bir şekilde yazmaya devam ediyordu. Duymak istiyorum diyenlere gururla bakıyordu. Yorulmak bilmiyordu. Parmaklarım onun hızına yetişemiyordu. Onun yazdıkları güneş gibi ısıtıyordu ellerimi. O kadar sıkı tutuyordum ki kalemi, elimden düşmesine imkan yoktu. Tekrar sıkı sıkı sarıldım ona kalbimin çarpıntısıyla. Duymak diyordu yine duymak sözlerin üzerine basura bastıra. Ses diyordu ses bağıra bağıra. Sonra, sonra kalem ellerimden kayıverdi. Hafifçe masanın üzerinde yuvarlandı. Yere düştü. Eğildim, aldım. Baktım, mürekkebi bitmişti. Demek ki söyleyecekleri bu kadardı. Son sözleri, "SES VARSA HAYAT VARDIR" demek olmuştu. Daha sonra elimde evirip çevirip koydum onu kalem kutusuna. Şimdi masum masum bakıyor bana. Sanki az önce hiçbir şey söylememiş gibi, ya da bütün söylediklerini unutmuş gibi. Hemen karıştı diğer kalemlerin arasına, kayboldu gitti. Ben de ne söyleyeceğimi bilmiyorum. Sadece bakıyorum kağıda. O koca beyaz sayfa dolmuştu artık. Son cümleler diziliyor dilime. Ama onları söyleyecek gücü hemen bulamıyordum kendimde. Bir süre daha kağıdı izlemeye devam ettim. Renkli yazılar gözümde uçuşuyordu. Kelimeler sıraya girip acilen yazılmalarını bekliyorlar. Ben de o halde toparlıyorum kendimi. Cümlelerimin sıralarını şaşırmadan inci gibi diziveriyorum yerlerine. Tıpkı yapboz oynarcasına oradan alıp oraya koyuyorum bitmek bilmeyen kelimeleri. Bitmesini de istemiyorum hani! Ve diyorum ki; ne varsa hayatta duymakta var, seste var. Sesin ince ve zarifliğinde var. Dilimizde var kulağımızda var. Her taşın altında var. Var da var yani. O sesi duyalım emi. Sesin kudretini, yanıklığını, kusursuzluğunu ruhumuzda barındıralım. Bir çobanın kavalının sesini uzaklardan duymaya çalışalım. Yaz akşamlarının sanatçısı cırcır böceğine kulak çevirmeyelim. Onun da anlatmak istedikleri vardır kendince. Sesini duyurmak istedikleri. Zamansız öten ambulans sirenleri, yaa onlara ne demeli? Elbette bir gün hepimiz duyacağız o sesi. Biz istemesek bile. Sen yeter ki duy hayatın sesini. Sen yeter ki duy yüreğinin sesini. Sen yeter ki duy sana arkandan seslenenleri. Sen yeter ki duy kendi sesini, kendi içinde. Sen duy ki duymayanlar duysun. Sen duy ki bedenin tüm gıdalarla doysun. Sen bir daha duy ki görme engellilere ışık olsun. Sen duy ki işitme ve konuşma engelliler eksiklerini unutsun. Sen duy ki duymak en büyük marifet olsun. Sen duy ki kelimeler hiçbir zaman anlamını yitirmesin. Öyleyse hep bir ağızdan "DUYMAK İSTİYORUM, DUYMAK İSTİYORUM" sloganlarını yağdıralım. İşte son cümlelerim bunlar oluyor günlüğüm. Nasıl, beğendin mi? Bu güzel öyküyü. Sana diğerlerinden farklı demiştim. Gerçekten de öyle değil mi? Dilimin döndüğünce en güzel kelimeleri kullanarak sana anlatmaya çalıştım içimdekileri. Artık veda ediyorum sana. Kalemim bizi buluşturuncaya dek hoşça kal günlüğüm. Tertemiz sayfalarına öpücüklerimi kondurup da gidiyorum. Keskin mürekkep kokusunu ciğerlerime çekip de gidiyorum. Beni sabırla dinlediğin için sana çok teşekkür ederim.
Ümmü Seyrek |